En Sıcak Konular

Kyoto protokolünün defoları

0 0 0000 00:00 tsi
Kyoto protokolünün defoları Küresel ısınmayı durdurmak isteyen herkes “Türkiye Kyoto’yu imzalamalı” diyor. Peki, ya Kyoto Protokolü de defoluysa? Alman ekolojistlere göre dünyayı seven herkes Kyoto Protokolü’ne karşı savaşmalı. İşte sebepleri...

Kyoto protokolü neo-liberal “hava”dan başka bir şey değildir

Küresel İklim Değişikliğini durdurmak isteyen herkes, Kyoto Protokolüne karşı olmalıdır. Çünkü protokol hiç bir şekilde emisyon salınımlarını azaltmamakta, aksine durumu daha da kötüleştirmektedir. Toplumsal adaletin hakim olduğu, tüm insanların özgür bir yaşama eşit olanaklarla ulaşabileceği bir dünyada yaşamak isteyen herkes Kyoto Protokolü’ne karşı savaşmalıdır. Çünkü Kyoto Protokolü aynı zamanda eşitsizlikleri yeniden üretmektedir ve sömürü zihniyetinin bir uzantısıdır.
 
Kyoto’ya karşı temel argüman: Daha fazla kapitalizm

Neoliberalizm, para dolaşımı mantığının modernleşmesi ve yaygınlaşmasıdır. Neo- liberalizm ile birlikte, kısa süre içinde,  önceden kamuya ait olan ve kamunun yasa ve düzenlemelerine tabi olan yaşamsal öneme sahip alanlar özel sektörün piyasa mantığına göre düzenlenmiş karı maksimize etme güdüsüne teslim edilmiştir. Bu alanlara bugüne kadar özel mülkiyetin konusunu oluşturmamış su, hava ve hatta genler de dahil edilmiştir. 

Hava diğerlerinden farklı olarak, ele geçirilebilir olmadığından  kolayca bir değişim aracına dönüştürülememiştir. Bu durum neo- liberal dev pazarın mimarlarını iklim değişikliğinin gündemde olduğu bir dönemde zekice bir plana sevk etmiştir: Havanın kendisi mala dönüştürülemiyorsa, “Havayı Kirletme Hakkı“ piyasanın ellerine teslim edilebilir. Kyoto Protokolü, sera etkisi olan gazları özellikle CO2’yi kapsar ve hepsi CO2 eşdeğerliliğine göre ölçülür. Kyoto Protokolü’yle havanın piyasalaştırılmasının hipotezi oluşur. Böylece hava artık herkese ait olmaktan çıkıp, onu kirletme hakkı satılabilir alınabilir bir mala dönüştürülmüştür. Havayı kirletme hakkı parça parça güçlü şirketlere devredilmiştir. Kyoto bu haliyle, piyasa mantığının yaygınlaşmasının ve neo- liberalizmin klasik bir formunun göstergesidir.

Kyoto’ya karşı ikinci argüman: Modern kolonyalist teorinin güçlenmesi

Kyoto Protokolü’nün diğer mekanizmaları sanayisi gelişmemiş ülkelere yapılan büyük yatırımlar eliyle sanayi ülkelerinin yararına hizmet etmektedir. Böylece yeni nükleer santrallar, büyük barajlar, ormanlık alanlar iklim değişikliğini durdurma adına hesaplanabilir hale gelmektedir. Bu durum başkası tarafından karar verilmiş sanayileşmeye yönelik ilgiyi sanayileşmemiş ülkelerde arttıracaktır. Bu ülkelerde, kendileri asla emisyon iznine sahip olamayacak insanlar, buna karşın kendi ülkelerinin gelişme politikalarına ilişkin söz hakkını yitireceklerdir.

Tüm bunlara ek olarak emisyon izinlerinin çoğalması, uzun vadede bütün ülkeler için üst sınırların belirlenmesi, fakir ülkelerin gelişme koşullarını gün be gün azaltacaktır. Dünyadaki hakim eşitsizlik politikalarıyla birlikte düşünüldüğünde fakir ülkelerin kendi emisyon izinlerini zengin ülkelere satacakları ve böylece hukuksal olarak da bağımlı hale gelecekleri aşikardır.  

Kyoto’ya karşı üçüncü argüman: Daha fazla sera gazı

Sanayi ülkeleri verimliliklerini yüzde 5,2 oranında azaltmak zorundadır. Aslında bu sayı Birleşmiş Milletler tarafından belirlenmiştir ve gerçekte yüzde 60 veya yüzde 80 oranında olmalıdır. Buna rağmen gerçekte sayılar çok daha ürkütücüdür. Kirletme hakkının satılabilir oluşu ve fakir ülkelerde bulunan ormanlık alanlara istinaden onlara daha çok kirletme hakkının verilmesi sayesinde yüzde 5,2’lik azaltma görünüşte gerçekleştirilirken, gerçekte emisyon salınımında bir artış söz konusudur. Kaldı ki sanayi ülkelerine yetişmeye çalışan diğer ülkeler emisyon salınımını artırabilirler. Bununla birlikte, Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankası’nın aşırı sömürüye dayanan zihniyetlerinin elinde çevresel zararlar satış konusu oluşturur. Sanayi ülkelerinin büyük şirketleri, Maquilas (1) örneğinde olduğu gibi fabrikalarını insanın ve doğanın sömürüsünün daha kolay olduğu alanlara,  fakir ülkere taşıyabilirler.

Dördüncü argüman: Hukuksal olarak güvence altına alınmış sera gazı

Kyoto Protokolü’yle piyasa mantığına göre şekillendirilmiş hava kirletme hakları düzenlenir. Zaman içinde gelişmekte olan ülkelerin de üst sınırları belirlenerek bu protokole dahil edilmesi beklenmektedir. İşte o zaman şimdi başlayan süreç tam olarak sonuçlanmış olacak, zaman içinde zengin ülkeler emisyon haklarını güvence altına alacaklar ve bununla sadece çevreyi kirletme haklarını değil, aynı zamanda kendilerinin daha fazla sanayileşmesinin şansını da güvence altına alacaklardır. Küresel eşitsizlik böylece çoğalacaktır. Sanayi ülkeleri kendi yarattıkları çevre kirliliğini Kyoto ile hukuksallaştırmaktadırlar.
 
Beşinci argüman: Kyoto tartışması her şeyi felce uğratıyor

Birleşmiş Milletler’deki iklim değişikliği tartışmaları, hem zaman, finansman açısından hem de iklim değişikliğinin durdurulmasını önemseyen binlerce insanın umudu açısından büyük bir potansiyeli tıkamaktadır. Bu durum o kadar ileri gitmiştir ki, Almanya’daki bir çok çevre hareketleri ile doğrudan çevre kirliliğinden sorumlu ülke ve AB politikacıları (bunlar aynı zamanda neo liberal eşitsizliğin tüm dünyadaki yayılımını da temsil ederler.) Kyoto protokolünde uzlaşmışlardır.
 
Burada önümüze koyulacak hedef, Kyoto’yu engellemektir. Nihayetinde yeniden gerçek çevre korumacılığını talep etmek ve gerçekleştirmek! Devletler ve şirketler çevre kirliliğinin ve sosyal sömürünün yaratıcısıdırlar. Devletleri ve şirketleri bir araya getiren Birleşmiş Milletler ise neo liberalizmin dünya çapında yürüttüğü hakimiyet savaşını sürdürülmesinin aracıdır. Onlar hiç bir zaman bizim ortağımız olamazlar. Onlar bizim karşımızdadır. Çevre korumacılığı tabandan gelmelidir.

AB ve ABD arasındaki tartışma durumu daha kötüye götürmektedir

ABD Başkanı Bush’un hegomonik gücünü kırma adına öne sürülen Kyoto Protokolü, aslında politik strateji içinde onun lehine çevrilmiştir. Çünkü bu tartışma beraberinde bu zihniyetin eline yeni kozlar vermektedir:
• Protokol’ün kapsamı ABD ile uzlaşma adına daraltılmış, bu haliyle daha da kötüleşmiştir.
• Sanayileşmemiş ülkeler “büyük yol gösterici ülkelerin” elinde figüranlara dönüşmüştür.
• Önceden eleştirel bir tutuma sahip olan çevre hareketleri ve medya AB politikalarını destekler hale dönüşmüştür.

Sonuç: Kyoto Protokolü’nü savunanlar,  gücün ve değerin neo kolonyalizm ve neo liberal pratik içindeki yayılımını savunmaktadırlar. Ve onların özgürleştirici bir politika ile hiç bir ilişkisi olamaz.

Çeviren: Sanem YARDIMCI (Ekoloji Kolektifi)

Bu metin www.projektwerkstatt.de/aktuell.html, adresinden alınmıştır.
(Instituts für Ökologie’nin Kyoto Protokolüne Karşı Görüşüdür. 2001)
(1) Meksika’da ucuz iş gücü çalıştıran dikiş atölyeleri (ç.n.)

http://www.ekolojistler.org/



Bu haber 913 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler

    3,975 µs