En Sıcak Konular

Haşmet Babaoğlu


Haşmet Babaoğlu
0 0 0000

Dinle insanı, ki ayrılıklardan şikâyet etmede!



Telefondaki hiç tanımadığım biri... Genç bir adam. Birkaç ay önce yolumuz bir biçimde kesişmiş.

Belli ki ben hafifçe “deli” bir günümdeymişim; onun da kendini işgüzarlık rüzgarına fena kaptırdığı bir anmış. Birbirimize öfkelenmişiz.

Hiç iz bırakmamış bende o anın öfkesi; geçip gitmişim.

O hatırlatıyor! Çünkü hiç unutmamış!

Hatırladıkça hem ona, hem de kendime kızıyorum. İçimde yine öfke kabarcıkları oluşuyor ağır ağır.

Konuşuyorum, konuşuyorum.

Sonra bir an... sustuğum an...

Genç adamın sesini fark ediyorum.

Konuşurkenki sesini...

İrkiliyorum.

Sanki karşımdaymış gibi...

İçinde bulutlar gezen gözlerini, “bana haksızlık ettin” der gibi yan duruşunu görür gibi oluyorum.

Kırgınlık bu!

Bana kızdığını sanıyor ama kırgın...

Çırılçıplak kalp kırıklığı bu!

Çünkü öyle olacağı hiç aklıma gelmemiş olsa bile şimdi kavrıyorum ki, benim yüzümden azar işitmiş, kaba davranışlara muhatap olmuş!

Ve dinlemeye başlıyorum.

Dinledikçe anlıyorum onu.

İçinde biriken duyguları, anlatmak istediğini, olup biteni; hepsini anlıyorum.

Onu dinleyince kendi yanlışımı anlıyorum!

Özür diliyorum bütün içtenliğimle; helalleşerek kapatıyoruz telefonu.

Büyük bir yük kalkmış gibi ferahlıyorum. Beni aydınlatan o kısacık ana; karşımdakini dinlemeye başladığım o ana şükrediyorum

***

Basmakalıp yargılar pek gözdedirler, biliyorum.

Bakmak görmek değildir, asıl olan görmektir derler.

Oysa öyle bir hayat yaşıyoruz ki, bakmıyoruz, durup bakmıyoruz bile.

Onca koşuşturma içinde sevdiklerimiz, en çok önem verdiklerimiz bile bir hızlı trenin penceresinden görünen ağaçlar gibi akıp gidiyorlar. Görmek, görmesini bilmek, görerek anlamak değerli olan elbette.

Ama bakmadan olur mu?

Ancak bakarsak göreceğiz.

Bir dursak... durup baksak göreceğiz!

Dinlemek için de aynı şey geçerli.

Kimse birbirini dinlemiyor.

Müthiş bir kayıtsızlık hali içindeyiz ve işittiklerimiz baştan aşağı gürültü!

Ama herkes anlamak ve anlaşılmak için tepiniyor!

Oysa...

Bir dursak...durup dinlesek birbirimizi anlayacağız, belki, ne güzel bir ihtimaldir ki, anlaşacağız da!


***

Dinlemek, sadece anlama-anlaşma aşaması için bir geçiş aşaması olarak görülmemeli!

Bu yanlış olur, eksik kalır.

Dinlemek başlıbaşına derin ve dolgun bir eylemdir.

Hayır müzikten değil, başka bir şeyden söz ediyorum.

Severken “sen konuş” deriz. “Anlat ne olur! Sözlerin anlatsın, gözlerin, ellerin, tenin anlatsın” deriz sanki.

Mesela aşkların başlangıcına bakın (ki aşk başlangıçlardadır, başlangıçta kalmaktır) dil neredeyse tutulur; kulaklar ve kalp açıldıkça açılır; sevgiliyi dinleyerek içine çekmek için...

Dinlemek sevmektir; sevmek dinlemek!

Şair, “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” derken ne yapıyordu sanıyorsunuz. İstanbul’u bütün kalbiyle sevdiğini anlatmaya çalışıyordu.

Ama ne zordur öyle sevmek; ne zordur sevdiklerimizi bile özenle, dikkatle dinlemek!

Oysa itiraf edelim ki, çoğu zaman sözümüze itaat edilmesini sevilmek diye değerlendiriyoruz; karşımızdakini dinlemeye hiç yanaşmadan konuşmayı da sevmek sanıyoruz.


***

Dinlemek deyince...

Attila İlhan’ın çok sevdiğim “Cinayet Saati” adlı şiiri geliyor aklıma.

“Haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi” diye başlayan şiiri...

O şiirin bir bölümü şöyledir:

“Cinayeti kör bir kayıkçı gördü

Ben gördüm kulaklarım gördü

Vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

Hiçbiriniz orada yoktunuz.”

Yoktuk! Çünkü ne gözlerimiz ne de kulaklarımız “görüyor” çok zamandır!..

(Not: Bir de “iç ses” denilen bir şeyden söz edilir malum! Onu dinlemek nasıl bir şey! Gizemciler ne diyor? Modern ilişki psikologları bu sesi dinlemek konusunda ne düşünüyorlar? Benim aklımdan neler geçiyor? Haftaya belki!)



Bu yazı 1,117 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 29 Nisan 2011 Çılgın projeyi eleştirenlere bakıyorum da...
    • 17 Temmuz 2010 Cep telefonu beyne zararlı mı?
    • 19 Aralık 2008 Gece... Mevlana... Düşünceler...
    • 16 Ağustos 2008 Giderayak İzmir, Çeşme, Alaçatı...
    • 17 Kasım 2007 Kaybedersek çok üzülmeyeceğim!
    • 27 Ekim 2007 Uçuruma doğru ilerleme
    • 13 Ekim 2007 Bayram gibi bayram!
    • 15 Eylül 2007 Kırılgan dünyalar, gergin tel gibi insanlar
    • 14 Temmuz 2007 İçimizdeki korkunç yalnızlık: Kıskançlık
    • 7 Temmuz 2007 Bu değil halkı, kendini bile tanımamaktır!
    • 5 Mayıs 2007 Mavi tuhaf ve karanlık bir renktir!
    • 21 Şubat 2007 Film deyip geçme, içinde ne çok şey var!
    • 26 Ocak 2007 Irkçılık, Şeytan ve Adem (insan)
    • 1 Ocak 2007 Beş yeni hayat... İşte bayram!
    • 11 Aralık 2006 Merakım dindi, geriye pek bir şey kalmadı!
    • 7 Aralık 2006 Papa ne yaptığını bilmiyor mu?
    • 6 Aralık 2006 Su bitecek, ilgileniyor musunuz?
    • 25 Kasım 2006 Philippe Noiret ölmüş diyorlar
    • 19 Kasım 2006 Romeo ve Jülyet yaşasaydı...
    • 8 Kasım 2006 Ecevit’in trajedisi: Bizi değil kendisini aldattı!

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    5,898 µs