En Sıcak Konular

Ali Bulaç


Ali Bulaç
0 0 0000

Kaos



Grekçe bir kelime olan kaosun sözlük anlamı, açık duran uzay boşluğu, uçurumlar, açıklıklar, boşluklar demektir. Kelime aynı zamanda eşyanın veya nesneler bütününün ilk halini ifade eder.

Varlığın kökeni ve başlangıcı konularında Yunan mitolojisi ile Hıristiyan metafiziği arasında bir çelişki vardır. Yunan mitolojisine göre başlangıçta "kaos", Hıristiyan metafiziğine göre ise önce "söz", yani logos vardı. Kaos ile logos birbirinden ayrı şeylerdir. Fakat Hıristiyanlığın Batı'ya geçişinden sonra, eki bakış açısı veya telakki farkı kaynaştırılacak ve "Zanaatkâr Tanrı" düşüncesi, Hıristiyanlığın da kabul edebileceği bir form haline dönüştürülecektir. Uzak mesafeden Yunani karakter taşıdığı düşünülse de Hıristiyanlık Yuhanna İncili'yle logos kavramını getirmiş, "önce söz vardı" demişti. Yunan hikmeti veya Hıristiyan formülü olsun, başlangıç noktasında "söz"ün konulmuş olması tesadüfi değildir; hikmetin menşeindeki birlik göz önüne alındığında bunun İslam'daki "Kün" emrine tekabül ettiği söylenebilir. Eğer söz var idiyse, bu bir "Emr-i İlahi"dir ve o da İslam'daki "Kün (Ol)!" emridir.

Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın yaratılışı "Emr-i İlahi"ye bağlaması ile Yunanlıların kaosu varsayımı arasında bir karşıtlık söz konusudur. Hıristiyanlıkta da Halık, yaratan Tanrı, İslam'daki gibi "Kün" emriyle tekvini meydana getirmiştir. Allah "Kün!" dedi ve kâinat tekevvün etti. Kâinat, tekvin, kün, imkân, mekân.. aynı kökten gelir. Sonuç itibarıyla başlangıçta bir sözle bu ortaya çıkmıştır ve söz de "nefestir". Bizde -özellikle sufiler- kâinatı, "Nefesürrahman" yani "Rahman'ın Nefesi" olarak tarif ederler. Demek ki burada "Zanaatkâr Tanrı" tasavvuruna mahal görünmemektedir. Bizde de kelamcılar zaman zaman eser ve müessir kavramlarını kullanırlar; fakat İslam kelamcılarının müessir olan Tanrı tasavvuru zenaatçıyı çağrıştırmaz.

Diğer yandan kaos fikrinin, zorunlu kıldığı sonuçlar vardır: Kelime, düzenin zıttıdır. Demek oluyor ki başlangıçta bir karışıklık, bir karmaşa söz konusu olmuştur. Bu bize bir düzenleyicinin olmadığı fikrini telkin eder. Kâinatı yaratan bir yaratıcı yoktur; verili olanaklar vardır. Meşşailerin ve Eş'arilerin arasında temel tartışma noktalarından biri âlemin kıdemi konusuydu. Gazali, sırf bundan dolayı, yani Meşşaileri, âlemin kıdemine inandıkları için tekfir ediyordu.

Kaos fikrini kabul etmemiz durumunda bunun başka sonuçlarını da kabul etmek gerekecek. Buna göre varlığın kendisinde bir gayesi yoktur, ona dışarıdan birileri herhangi bir hedef veya amaç atfetmiş değildir. Kaosu savunanlar, ya Yaratıcı kabul etmez veya Yaratıcı'nın başlangıçta amaçsız (boş ve abes) bir iş yaptığını varsayar. Ne tekvin olmuştur, ne yasalar vazedilmiştir ne varlığın bir süresi/eceli vardır. Anlamdan ve amaçtan yoksun bir varlık söz konusuysa uluhiyet ve rububiyet fikri de aranmaz. Yani varlık üzerinde bir otorite aranmaz.

Kaosun bitiminden sonra her nasıl olduysa kozmos olmuştur, yasalar kendiliklerinden teşekkül etmiştir, bize düşen, işleyişin ve yasaların ne olduğunu öğrenmektir. Determinizm fikri de buna bir çözüm olmak üzere icat edildi. Çünkü kaosa dayalı varlık görüşünden hareketle bilgi üretmek mümkün değildir. Determinizm, yasaların mutlaklığına atıfta bulunur: Aynı sebepler aynı sonuçları doğurur; sebep-sonuç ilişkisi vardır ve bu ilişkiler arasında bir bağıntı söz konusudur.

Nasıl ki, kaos fikrinin önemli sonuçları olduysa, determinist düşüncenin de sonuçları vardır. En önemlisine göre, fizik dünya yeniden tasarlanabilir düşüncesidir. Kâinatı, Newton'un tasarladığı gibi koskoca bir makine şeklinde düşünürsek, aksamları ve parçaları olan bu makinenin, bu aksamları ve parçaları arasında bir ilişki ve bu ilişkileri belirleyen yasalar söz konusuysa; biz bunları bildiğimiz takdirde sırrını çözmüş oluruz; aynı yasayı farklı şekilde tasarlayabiliriz; öyleyse bu, farklı bir evren tasarlayabiliriz, yani yeniden yaratabiliriz anlamına da geliyordu. Yani Tanrı'nın yaptığı işi yapabiliriz.



Bu yazı 345 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 6 Nisan 2013 Neyin özgürlüğü?
    • 7 Nisan 2012 NATO'nun alan dışı stratejisi
    • 12 Kasım 2011 İdrak tutulması
    • 16 Temmuz 2011 Dört aktör
    • 25 Haziran 2011 Tiyatro bu
    • 19 Mart 2011 Afetler, felaketler!
    • 12 Mart 2011 Darbenin medya ayağı
    • 10 Mart 2011 Modelin altı parametresi
    • 7 Mart 2011 'Türkiye modeli'
    • 12 Şubat 2011 İhvan ve İslam korkusu!
    • 22 Ocak 2011 Kısır döngü
    • 13 Ocak 2011 Azınlık veya zımmi!
    • 10 Ocak 2011 Çatışmalar ve potansiyeller
    • 18 Aralık 2010 Başka bir dünya, başka bir iktisad!
    • 15 Kasım 2010 Diyanet'te 'yeni dönem'
    • 2 Ekim 2010 Millî Görüş'ten son kopuş!
    • 18 Eylül 2010 Ayrışmanın fotoğrafı
    • 2 Ağustos 2010 Askerler ve rolleri
    • 26 Temmuz 2010 Neden akletmiyoruz?
    • 24 Temmuz 2010 35. madde

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    4,390 µs