En Sıcak Konular

Cengiz Çandar


Cengiz Çandar
0 0 0000

Kaçıp giden şapka; idama kalkan parmak



Başbakan Tayyip Erdoğan, mealen, ‘askeri darbe endişesi’ duyup duymadığına ilişkin olarak pazar günü TRT’de yayımlanan programda kendisine sorulan bir soruya ‘Bu hissin içinde olmadım. Bundan önce de olduğu gibi de kalkıp bırakıp gitmem.
Gereğini yaparım’ dedikten birkaç saat sonra aynı konuda şunları söylemişti:
“Bu ülke demokrasiye yönelik müdahale ve tehditlerle karşı karşıya kaldı. Ve bazıları vicdanı hiç sızlamadan bu ülkeye bunlara teslim etti. Fötr şapkalarını alıp kaçanları bu ülkede çok gördük.”
Gönderme yaptığının Süleyman Demirel olduğunu cümle âlem biliyor. Nitekim Süleyman Demirel, vakit geçirmeden Radikal’de Murat Yetkin’e, Milliyet’te de Güneri Cıvaoğlu’na yetiştirdiği cevaplarda ‘demokrasi havariliği’nden vazgeçmiyor. ‘Şapkasını alıp gitmesi’ni, yani askeri müdahale karşısında eğilmesini parlamentoyu açık tutmak için yaptığı bir ‘feragat’ halinde takdim ediyor.
Murat Yetkin’e “Başbakan’ın şapka diyerek beni kastettiği şüphe götürmez. Bu göndermeyi yapan muhterem Başbakan dünkü güneşle bugünkü çamaşırı kurutmaya çalışıyor. Şapka, 63 yıllık çok partili hayatımızdaki buhranlar birine tekabül eder; o da 12 Mart 1971 muhtırasıdır... Muhtıra diyor ki, hükümet istifa etsin, parlamentodan tarafsız isimlerle hükümet kurulsun... O günkü koşullar içinde yapılacak şey, en zararla bu işi bitirmekti. Biz zarar gördük, ama milleti kurumlarla karşı karşıya getirmedik, parlamentoyu kurtardık. Zamanın getirdiği şartlar başkadır. Bizim yaptığımız dışında bir şeyi o koşullarda kimse yapamazdı...” diyor.
Güneri Cıvaoğlu’na da benzer sözlerle meramını anlatmış: “Şapkayı alıp gitmek sözü 12 Mart 1971 muhtırasıyla siyasete girdi. Haksızlık ediliyor. O gün tek hedefimiz parlamentoyu açık tutmaktı, bunu da sağladık. Bu nedenledir ki 2 yıl sonra ben gene Başbakan oldum... Erdoğan bu konuları ayrıntı bilmeden konuşuyor...”
Biz biliyoruz. Tüm ayrıntılarıyla. O dönemi yaşadık. 12 Mart 1971 muhtırasının sillesini ağır sonuçlarıyla biz yaşadık. Ayrıntılarını biliyoruz.
Ayrıntı olmayan, ‘işin esasını’ da hiç unutmadık. Süleyman Demirel’in kurtardığı, açık tuttuğu o parlamento, Cumhuriyet tarihimizin en büyük cinayetlerinden birine imza attı: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf İnan’ın askeri mahkemeden, sıkıyönetim mahkemesinden çıkan idam kararlarını onayladı.
25 yaşında tek bir kişinin kanına girmemiş, canını almamış üç insanın vicdansızca ipe gönderilmesini önlemek için, ülke içinde-dışında müthiş bir kampanya yürütülmüştü. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkında verilen idam kararının infazı ancak parlamento onayı ile mümkündü. Ve parlamentoda çoğunluğu elinde bulunduran Süleyman Demirel’in partisinden kalkan parmaklarla daha 25 yaşında, üç fidan gibi insan darağacına gönderildiler.
***
Süleyman Demirel, ‘parlamentoyu açık tutması’ sayesinde 2 yıl sonra tekrar Başbakan olduğunu hatırlatırken, ‘Muhtırayı verenlerden Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Gürler’i tüm tehdit ve baskılara rağmen parlamento cumhurbaşkanı seçmedi’ diye ‘demokrasi namına’ bir övünç payı çıkartıyor.
Doğru. Faruk Gürler’i ‘tüm baskı ve tehditlere rağmen’ o parlamento cumhurbaşkanı seçmezken, bu, Süleyman Demirel kumandasındaki büyük ölçüde Adalet Partisi’nin direnci sayesinde ve Bülent Ecevit’i destekleyen CHP’lilerin o dirence katılmalarıyla mümkün olmuştu.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararları TBMM onayı için geldiğinde, İsmet İnönü dahil tüm CHP’liler buna karşıydılar. Süleyman Demirel, bir yıl sonra Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı seçtirilmesi konusunda ‘tüm baskı ve tehditlere rağmen’ karşı koymayı bilirken, niçin benzeri bir direnç ortaya koymadı?
Bunun cevabını kendi akıl yürütmesiyle, daha önce yaptığı gibi, ‘zamanın getirdiği şartlar başkadır’ sözleriyle kestirip atarak kolaylıkla verebilir. Yani 1972 yılında ‘zamanın şartları’ 25 yaşında üç gencecik insanın ipe gönderilmesini önleyemez ama 1973 yılında öyle ‘zamanın şartları söz konusudur ki, ‘tüm baskı ve tehditlere rağmen’ Faruk Gürler’i cumhurbaşkanı seçtirmez ve sanki bir ‘demokrasi efsanesi’ oluşturmuş gibi bugün şişinirsiniz.
Süleyman Demirel işte budur. Türkiye’nin demokrasi serüvenine muazzam tahribat yapmış bir tarihi şahsiyet. Yaklaşık yarım yüzyıldır siyaset sahnesinde. Şapkasını kaç kez alıp, sonra başbakanlığa geri döndüğünün sayısını unuttuk. Cumhurbaşkanlığı da yaptı. Cumhurbaşkanlığı sırasında ‘son askeri müdahale’ye, 28 Şubat Postmodern Darbesi’ne riyaset etti.
28 Şubat Süreci’nde perde arkasından oynadığı role ilişkin yandaş çevrelerinin gerekçesi aynıydı: Parlamentoyu açık tutmak. O açık parlamento ise milletvekili pazarlarının, askeri baskı altında entrikalarla hükümetlerin bozulup yapıldığı bir siyaset agorası idi.  Daha önce ‘açık kalması’ için üzerinde titrediği parlamento da, onun orkestra şefliğinde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını ipe göndermek gibi bir ‘tarihi
işlev’ görmüştü.
Askeri müdahaleler karşısında ‘şapkasını alıp gitmek’  şöhretinin sahibi Süleyman Demirel’in açık tuttuğu parlamento dönemleri yaptığı anayasa değişiklikleriyle, MGK’ya verilen rol ile Türkiye’de 27 Mayıs’la birlikte önü açılan ‘askeri vesayet rejimi’nin yerleşmesine ve kurumsallaşmasına zemin oluşturmuştur.
Türkiye’de bugün hâlâ ‘askeri vesayet rejimi’nden kurtulmak için çırpınıyor. Türkiye’de hâlâ çok güçlü tortuları bulunan ‘askeri vesayet rejimi’nin yerleşmesinde paradoksal biçimde- ‘arslan payı’ Süleyman Demirel damgası taşıyan dönemlere aittir.
***
Süleyman Demirel’in ‘tarihi değerlendirme’ anlamında haklı olduğu bir yön var. 12 Mart
1971 muhtırasından söz ederken ‘Ondan 11 yıl önce 27 Mayıs 1960’da Türk Silahlı Kuvvetleri tabanından gelen bir hareketle, seçilmiş Meclis, seçilmiş hükümet ortadan kaldırılmıştır. Anayasa çiğneniyor bahanesiyle Anayasa ortadan kaldırılmıştır. Yeniden seçim olup 1965’te biz yüzde
53 oyla iktidara geldiğimizde zor bir dönemdi; devletle toplum arasında ayrılık fazlaydı.
1969’da yeniden iktidar olduk, ona rağmen muhtıra geldi’ diyor.
Doğru söylüyor. Aynen dediği gibi oldu. O da 12 Mart 1971’den başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, bu kez, ‘tavanı’ndan gelen hareketlere ilişkin ‘teslimiyetçi’ politikayı benimsedi.
Başka türlü yapabilir miydi? Başka türlü davranabilir miydi?
Bilmiyoruz. Gerçekleşmemiş bir tarih üzerinde konuşulmaz. Anlamsız olur. Ancak, eğer Süleyman Demirel, ‘şapkasını alıp gitmek’ yerine ‘direnseydi’ Türkiye’nin ve demokrasinin kaderi mutlaka bugünkünden farklı olurdu. Tarih başka türlü yazılmış olurdu.
Demokrasiyi ilkesel olarak savunan bir liderin Türkiye’ye katkısı bambaşka olurdu. Süleyman Demirel, o kişi değildi, hiç olmadı.
Burada sözü, Berat Özipek’in dünkü Star’de ‘Özal Olsa Ne Yapardı?’ başlıklı yazısının son bölümüne bırakalım:
‘Ak Parti bugün Türkiye’deki siyasi mücadelede demokrat güçlerin destekleyebileceği tek büyük aktör. Özal ANAP’ı da öyleydi. O zamanlar ideal bir demokrasi adına anti-Özal koalisyonuna katılan çevreler, alternatifin Demirel olduğu vahim gerçeğini ihmal etmişlerdir.
Ak Parti’nin alternatifleri de CHP ve MHP.
Ama alternatiflerini göz önüne almak, hükümetin demokrasi standardına teslim olmayı gerektirmez. Hukuk ve adalet mücadelesi de hükümetlerin ve liderlerin iradesine bırakılamaz. Bizim aşağıdan güçlü bir basınçla, daha ileri bir noktadan, tökezlediklerinde onları destekleyerek, yanlış yaptıklarında yüksek sesle uyararak çıtayı yukarı itmemiz gerek’...

radikal



Bu yazı 418 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 2 Mart 2012 'İç savaş salgını' ve 'korunma yolları'...
    • 8 Şubat 2012 Türkiye, Suriye'de savaşa mı gidiyor?
    • 13 Temmuz 2011 Diyarbakır DTK'nın, BDP Ankara'nın
    • 22 Haziran 2011 Türkiye'nin doğru Suriye pusulası
    • 14 Haziran 2011 Yeni anayasa için AK Parti-BDP-CHP uzlaşması
    • 13 Mayıs 2011 İktidar Kürt sorununu anlamalı
    • 16 Nisan 2011 AK Parti'nin Güneydoğu'da 'siyasi ricatı...'
    • 12 Nisan 2011 Aday listelerini okuma kılavuzu
    • 1 Mart 2011 Hoca ve 28 Şubat'ın cenazesi
    • 22 Şubat 2011 Libya: Osmanlı dominosu ve Bingazi'deki kan davası
    • 19 Şubat 2011 Ergenekon faturası
    • 5 Şubat 2011 Mısır'ın tarih yazdığı gün...
    • 8 Ocak 2011 Hizbullah tahliyesi mi rönesansı mı?
    • 5 Kasım 2010 TAK, ne kadar PKK, ne kadar 'Ergenekon?'
    • 29 Ekim 2010 'Tek Cumhuriyet'in iki Ankara'sı
    • 26 Ekim 2010 Bu gidişle katilden çocuk yaratılacak
    • 6 Ekim 2010 Washington'daki Türkiye
    • 1 Ekim 2010 Daha seyahatin başı, çözümün eşiği değil...
    • 29 Eylül 2010 Türkçeye onurunu iade edin
    • 21 Eylül 2010 Hakkâri provokasyonuna inat

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,737 µs