En Sıcak Konular

Cengiz Çandar


Cengiz Çandar
0 0 0000

Kıbrıs’ta bardağın dolu yanı, boş yanı...



Lefkoşa’nın Türk kesimindeki Bohçalıyan Konağı’nda bir grup Rum iş adamı ve entelektüel ile yaptığımız toplantıda, Rum grubun başında ve toplantının moderatörü gibi davranan Konstantin (Dinos) Lordos’a beni hatırlamadığını söyledim.


1985 Ocak ayında Lefkoşa’nın Rum kesiminde bir akşam yemeği yemiştik. 1974’den beri Türk kontrolünde bulunan Maraş’taki otellerin sahibi olarak Rum kesiminin en zengini diye bilinen Lordos, itiraz etti. O akşam yemeğinin, Kıbrıs sorunun “proximity talks” (dolaylı görüşmeler) olarak bilinen döneminde gerçekleştiğini hatırladığını vurguladı.

Doğruydu. Çözüm umutlarının birdenbire yeşerdiği New York’ta BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın katılımıyla yapılan Denktaş-Kipriyanu Zirvesi’ne günler kalaydı. Klerides’in iki numarası Yannis Matsis ve onun davet ettiği Lordos’la Rum kesiminde, Türk Lefkoşa’ya bir taş atımlık uzaklıkta bir araya gelmiştik. Şimdi ise, Rum tarafına taş atımlık mesafede, Türk tarafında, 20 Türk, KKTC vatandaşları ve Rumlar, Kıbrıs sorununun içinde bulunduğu aşamayı tartışıyorduk.

Bundan 23 yıl önce hayal bile edilemeyen bir manzara. Bir ara Bohçalıyan Konağı’nın alt katına indiğimde, eski dostlarımdan, KKTC Parlamentosu’nun ilk kadın milletvekillerinden Eczacı Fatma Azgın ile karşılaştım. O da, bir grup Kıbrıslı Türk’le birlikte, giriş katındaki bir salonda bir Kıbrıs’lı Rum grupla toplantı halinde imiş. Karşılıklı sivil toplum temasları. Türkler ve Rumlar, istedikleri vakit, birbirlerinin alanına geçiyorlar.

 

***                      ***                     ***

 

Lokmacı kapısının, M.Ali Talat’ın kararıyla, Hristofyas’ın Rum Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından açılmasından sonra Güney’den Kuzey’e, yani Rum tarafından Türk tarafına geçenlerin sayısı günde 800’den 3000’e geçmiş Yıllar önce, Kıbrıslı Türklerin Rum tarafına, Rumların Türk tarafına geçmesi tasavvur bile edilemezdi. Biz Türkiyeliler ise Rum tarafına gidebilmek için, Atina’ya gidip vize almak, Atina’dan Larnaka’ya uçmak, Larnaka’dan Lefkoşa’ya 40 dakikalık bir araba yolculuğu yapmak zorundaydık.

O nedenle,  hafta sonu, Rum Cumhurbaşkanı Hristofyas ile üç saat geçirmek, ardından Lefkoşa’nın Rum Belediye Başkanı Bayan Eleni Mavru’nun bizim onurumuza verdiği yemekten sonra sallana sallana, yürüyerek Lokmacı kapısından bizim tarafa geçip, orada Rum entelektüelleriyle buluşmak, bu sorunun azıcık gerilerini bilen ve yaşayanlar için inanılır gibi değildi. Rum tarafına girer ve çıkarken, üç dilde, İngilizce, Rumca ve Türkçe yazılı “Lefkoşa: Dünyadaki Son Bölünmüş Başkent” tabelaları, durumun “anlamsızlığı”na tanıklık eden son vurgu gibi duruyorlardı.

Rum tarafındaki “simgesel” de sayılsa önemli değişiklikleri görmek zorundayız. Örneğin, bir buçuk yıl önce AKEL’den Lefkoşa Belediye Başkanı seçilmiş olan Bayan Eleni Mavru. Yaz aylarında İstanbul’a gelip, Gümüşsuyu’ndaki Dil Okulu’na devam etmiş ve Türkçe öğrenmiş. 2004 referandumunda, parti kararına karşı çıkarak “Evet” kampanyası yürütmüş. Tıpkı, şu andaki İçişleri Bakanı gibi.

Rumların, eline Türk kanı bulaşmış Grivas dönemlerindeki ünlü İçişleri Bakanı Yorgacis’ten bugünkü “Türk sempatizanı” halefine, “Türk dostu” Lefkoşa Belediye Başkanı Eleni Mavru’ya giden değişim güzergâhına gözlerimizi kapatamayız. Kapatmamalıyız.

Eleni Mavru da, parti kararına karşı çıkıp “evetçi” olmasına rağmen, başkente belediye başkanı adayı gösterilebilmiş ve seçilmiş.

Hristofyas’ı dinlerken de, bugüne kadar alışılagelmiş Rum liderlerinden pek duymaya alışmadığımız sözleri dikkatimizi çekti. Örneğin, “Kıbrıs’ta çözüm; acı bir uzlaşıyla, tadı buruk bir uzlaşıyla gerçekleşecektir” dedi ve bu nedenle Rum tarafını sözünü ettiği “acı uzlaşı” konusunda “eğitmek gerektiğini” söyledi. “Kıbrıs’lı Rum’a şunu söylemek durumundayız: 1973’e dönmeyeceğiz. 1973 olmayacak.”

Bütün buralardan yola çıkarak, Kıbrıs sorununun çözüm ufuklarına ilişkin iyimser olmak için her türlü nedeni bulabilmek mümkün. Şayet, ısrarla bardağın dolu tarafına bakarsanız...

Ne var ki, bardağın diğer yarısı halâ boş. Hatta bomboş. İş oraya bakmaya gelince, Rum tarafında o boş tarafı doldurmaya yönelik bir tavır görmek de zorlaşıyor.

Yukarıya aktardığımız sözleri eden Hristofyas, sorunun “temel özellikleri”ni içeren hemen her noktada, özü itibarıyla selefi Tassos Papadopulos’tan farklı bir profil çizmiyor. Üstelik, Kıbrıs Türk müzakerecilerinin “Gayet iyi gidiyor” diye sözünü ettiği, Özdil Nami’nin “20 ayda gerçekleştirilemeyen 20 günde gerçekleştiği” sözleriyle anlattığı  teknik komite ve çalışma gruplarının çalışmalarında “hiçbir ilerleme olmadığını” bile söyleyebiliyor.

Güvenlik ve Garantiler, yeni birleşik Kıbrıs devletinin “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı mı” yoksa Annan Planı’nda öngörüldüğü gibi “bakir doğum” ile mi vücuda geleceği, mal-mülk konuları ve “iki toplumluluk, iki kesimlilik ve siyasi eşitlik” kavramlarının içlerinin nasıl doldurulacağı gibi hususlarda –ki, Kıbrıs sorunu da bunların toplamı zaten- Rum pozisyonunda Hristofyas’tan sezdiğimiz kadarıyla hiçbir esneme belirtisi görülmüyor.

Böyle olunca, Hristofyas’ın bizimle geçirdiği üç saat, Lefkoşa’nın Rum sokaklarında, Ledra Caddesi’nde sere serpe dolaşmamız acaba Rum liderliğinin bir “taktik manevrası mı” diye düşünmekten ve sormaktan kendimizi alamıyoruz.

Nitekim, Rum tarafında yayınlanan Cyprus Mail gazetesi de dün bizim hissettiğimizi hissetmiş olmalı ki, “Hristofyas, ayak mı sürüyor?” diye soruyor ve “Son beş yılın kötü ikliminin değişmeye başladığı, görevde bulunduğu olumlu ve yapıcı son iki ayın ardından, Cumhurbaşkanı Hristofyas’ın barış sürecine ilişkin ilk hevesinin sönmekte olduğu görülüyor. Aniden, medyanın barış sürecine bildik olumsuz tavrına büründüğünü, M.Ali Talat’a Kıbrıs Rum liderliğinin hoşuna gitmeyen görüşlerinden ötürü saldırıların tekrar canlandığı, eski âdetlerimize geri dönmüşe benziyoruz... Hristofyas, taktik oyunları bir yana bırakmalı ve fırsatı değerlendirmelidir.” hükmünü veriyordu.

 

***                                     ***                           ***

 

Hal bu iken ve Hristofyas’ın bize açık açık “2008’de çözüm olmaz” demiş olmasına bakarak, ham hayaller peşinde koşmanın bir anlamı yok. Ancak, duygusallık ya da öfkeye kapılarak pozisyon almanın gereği ise, hiç yok.

Kıbrıs’ta “Denktaşlı dönem”in geri gelmemek üzere, kimsenin özlemediği biçimde kapandığını aklımıza yerleştirmeliyiz. KKTC’de “çözümsüzlük en iyi çözümdür” döneminin bitmesi ve M.Ali Talat döneminin “çözüme dönük” tavrıyla birlikte yüzde 10’un üzerinde gerçekleşen ekonomik büyümenin, 2007’de eski yüzde 2’ye düştüğünü, çözüm olmadan ekonomik canlanmanın da olamayacağının idrakinde olarak, “çözüm hedefi”nden sapmamak şart.

Elbette, her ne pahasına olursa olsun çözüm diye bir dert de yok. Hristofyas, “çözüme doğru ilerlenmediği takdirde gidişat taksim ile noktalanacak” kaygısı üzerinde sörf yaparak iktidara geldi. Onun iktidarı, “Rum tarafının Denktaş’ı” döneminin kapanmasını ifade etti. Şayet, o dönemi canlandırırsa, kendisi bilir. Nitekim, Rum tarafındaki “çözüm kampı” pek kolay kül yutmuyor.

Kıbrıs sorununun çözüm rotasında, sabır ve akıldan ayrılmadan ve 2004’ten itibaren kazanılmış “moral highground”u terk etmeden yol almak zorunlu. Bunun için, Türkiye’nin de “AB rotası”ndan çıkmaması bir o kadar zorunlu.

Bizim iç çalkantılarımızın Rumlar tarafından ne kadar dikkatle izlendiğine ve ellerine temel pozisyonlarımızı eritecek kozlar verdiğine ilişkin bir Bohçalıyan anekdotu ile, Kıbrıs yazılarını noktalayalım. Bohçalıyan Konağı’ndaki söyleşi/tartışmamızda Lordos, “Türkiye’de, bir başsavcı bir gecede, yüzde 47 oy almış bir iktidar partisini yasadışı ilân ettirebiliyor. Bu Türkiye, ardından bizim Kıbrıs’ın anayasal garantörü olmayı şart koşarsa, bizim bunu kabul etmemizi nasıl beklersiniz?..”

referans



Bu yazı 394 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 2 Mart 2012 'İç savaş salgını' ve 'korunma yolları'...
    • 8 Şubat 2012 Türkiye, Suriye'de savaşa mı gidiyor?
    • 13 Temmuz 2011 Diyarbakır DTK'nın, BDP Ankara'nın
    • 22 Haziran 2011 Türkiye'nin doğru Suriye pusulası
    • 14 Haziran 2011 Yeni anayasa için AK Parti-BDP-CHP uzlaşması
    • 13 Mayıs 2011 İktidar Kürt sorununu anlamalı
    • 16 Nisan 2011 AK Parti'nin Güneydoğu'da 'siyasi ricatı...'
    • 12 Nisan 2011 Aday listelerini okuma kılavuzu
    • 1 Mart 2011 Hoca ve 28 Şubat'ın cenazesi
    • 22 Şubat 2011 Libya: Osmanlı dominosu ve Bingazi'deki kan davası
    • 19 Şubat 2011 Ergenekon faturası
    • 5 Şubat 2011 Mısır'ın tarih yazdığı gün...
    • 8 Ocak 2011 Hizbullah tahliyesi mi rönesansı mı?
    • 5 Kasım 2010 TAK, ne kadar PKK, ne kadar 'Ergenekon?'
    • 29 Ekim 2010 'Tek Cumhuriyet'in iki Ankara'sı
    • 26 Ekim 2010 Bu gidişle katilden çocuk yaratılacak
    • 6 Ekim 2010 Washington'daki Türkiye
    • 1 Ekim 2010 Daha seyahatin başı, çözümün eşiği değil...
    • 29 Eylül 2010 Türkçeye onurunu iade edin
    • 21 Eylül 2010 Hakkâri provokasyonuna inat

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    8,288 µs