En Sıcak Konular

Leyla İpekçi


Leyla İpekçi
0 0 0000

Biricik olmak



Her insan biriciktir. Bu nasıl da sihirli bir ipucu aslında: Daha küçükken bile, kimse bize söylememiştir ama biz yine de biliriz, kimsenin birbiriyle aynı olmadığını. Hatta yeryüzünde gelmiş geçmiş hiçbir insandan bir tane daha olmadığını biliriz. İçimizden. (Bugün kopyalama yöntemiyle sözümona aynı insandan elde etmek mümkün görünse bile, ruh insan tarafından üretilemez.)

Daha ilk andan asıl biricik olanın ruh olduğunu sezeriz. Ruh, asla ne yalnızca karakter özelliklerine tekabül eder, ne yalnızca kişiliğe, ne de kültürel kodlara vesaire. Ruh, tüm bu değişken nitelikler aynı olsa bile, bunların her insana yansımasının nasıl da farklı olduğunun kanıtıdır. Ruhun koordinatları yoktur.

Bir yansıma veya belki bir tecelli sonucu her insanda aynı özellikler başka türlü yankılamaktadır. Nihayet: Her birimizin biricik olmasından kalkıp insanın suret olduğunu sezmeye başlarız.

Hem özneyiz hem nesne

Eğer biz bu anlamda bir nevi yansıma isek: Demek ki daha mucizevi bir planda, daha geniş bir boyutta nesneyiz de aynı zamanda: Görülen’iz. Sevilen’iz. Bilinen’iz… İnsan, kendini bir özne olarak gerçekleştirmeye çalışırken, eğer bir yansıma olduğunun bilincine varırsa, aynı zamanda nesne olduğunu da kavrayacaktır.

Her birimiz biricik isek: Hakikat her insanın kalbine farklı bir biçimde yansır. Ne kadar insan varsa, o kadar çoktur demek ki tezahürleri. Öte yandan, hakikatin ‘bir’ olması yine bu aynı prensiple ilgili değil midir? İnsan suretse ve bir nitelikse (en güzel suret), bu anlamda onu bir sıfat olarak kabul edebiliriz. O halde onda yansıyan, tezahür eden bir isim olmalı. İnsanın kaynağının ismi olmalı. Yani bir özne gerekli. Yüce Öz. Hakikatin sonsuz tezahürünü ‘bir’ kılan.

Tıpkı İhlas Suresi’ni oluşturan sözcüklerin sayfalarca sürecek tefsirinin birkaç satırının açılımı gibi. O’nun, eşsiz ve tek, doğmamıştır ve doğrulamaz oluşu. O’nun her şeyden münezzeh olması. Hiçbir şeye benzetilmemesi… İşte O’nun ‘bir’ ve tek oluşundan kaynaklanan bir nedenle suret olan bizler de ‘bir’iz kendi düzlemimizde. Biriciğiz.

Ve yine tam da bu nedenle çoğul olduğumuzun bilincine sahibiz. İnsan ancak kendi tekilliğine ulaştıkça çoğul olanı kucaklayabiliyor sanırım. Varlığın ‘bir’liğine ‘bir’deki çoklu tezahürü görerek erebiliyor. Ya da tam tersi. Bir’lemeyi fıtri bir özellikle bildiği için, çokluğu kucaklayabiliyor. Kendinden farklı olanlarla ortak bir paydada ‘bir’lendiğini hissedebiliyor.

Bütün bunlar insan tahayyülüne sanki daha dünyaya gelmezden önce görünmez bir biçimde yazılmıştır. Bu yüzden ayetleri okurken, telaffuz ettiğimiz sözlerin sanki kalbimize daha önce yazıldığını hissederiz. Kolayca aklımızda kalır okuduğumuz sözler. Adeta ezberlenmek içindirler. O’nun kelamını tekrarladığımızın idrakine varırız.

Kur’an’ı her okuduğunuzda bir başka anlam açık eder kendini size, bir başka anlam ise perdelenebilir. Sanırım yine aynı prensip gereği: Yaratılış her an yenidir, her an gerçekleşmektedir. Bizler ve yaptıklarımız da her an ilk kez olmaktadır. An’ın biricikliğine de varırız böylelikle. Zaman’ın da tıpkı bizlerin eşsiz yaratılmış olmamız gibi, bize ait, bize verilmiş bir nitelik olduğunu anlarız. Bir ipucu daha işte. Bize özel.

Felsefe bugün, insanın özünü özneliğinde arıyor daha ziyade. Özne olmak ve ‘ben’ bilincini çeşitli katmanlarda gerçekleştirebilmek, bunun toplumsal yansımasını izleyebilmek elbette her insan için beşeri ve fıtri bir ihtiyaçtır. Fakat özne olmaya giden yol eğer insanın kendisini salt toplumsal olanda aramasıyla ve tanımlamasıyla ilgiliyse, sosyolojik bir hakikate değmekten öteye geçemeyecektir. Çünkü ‘ben’ diyebilen her özne, evet, aynı zamanda nesnedir. Yani ‘ben olmayan’dır.

‘Ben olmayan’ derken iki farklı katmandan bahsediyorum. Birincisi, yatay bir perspektif: İnsan kendini bir başkasında arar, gerçekleştirmeye çalışır. Yani sevilir, sevildikçe kendinde farklı hakikatler keşfeder. Veya nefret edilir, bir başka yansımasıyla yüzleşir kendi yüzünün. Aynı anda kendisine ‘ben olmayan’dan bakma becerisine sahip olduğu gibi, başkalarına da ‘ben’ olandan bakmaya mahirdir insan. Başkalarında kendini bulabilir. Müthiş bir maharettir bu. Eşsiz bir deneyim. Bize verilmiş bir başka ipucu daha.

Sevgili’nin hakikati

İkincisi ise dikey bir perspektif: O’nda yok olmaya dair. Belli bir seyri süluk’tan sonra varoluşun O’ndan geldiğini, O’na döndüğünü ve belki daha nihai bir aşamada O olduğunu müşahede edebilmek. ‘Seven de sensin sevilen de’ sözünün bir açılımı belki de bu yolculuk.

Seven ve sevilen deyince, Peygamber Efendimiz’in (sas) neden ‘Sevgili’ olarak adlandırıldığını anlamaya başlarız. O’nun ‘âlemlere rahmet olarak gönderilmesi’ veya diğer tüm peygamberlerin hakikatini kendi içinde barındıracak mühre sahip olması: Bir nevi ‘ideal insan’ tanımına sıkıştırılamaz. Çünkü kâinat onun önünde yere kapanırken o kendine sadece ‘Allah’ın kulu’ demiştir.

O’nun kulu olmak, ‘kendi nurundan bir ışığın görünmesi’: İşte bu anlamda varlıkların yaratılış hiyerarşisinde her birimizi, kendi biricikliğimizle farklı bir yere yerleştirir. Eğer bunun farkındaysak, Muhammed’in (sas) hakikatine ve yaratılan varlıkların özüne dair yeniden düşünebiliriz. Uzun uzun.



Bu yazı 642 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 10 Haziran 2008 'Temel ilkelerin iktidarı'yla evrensel adalet mümkün mü?
    • 3 Haziran 2008 Barış Meclisi'nde, barışın ortak diliyle
    • 27 Mayıs 2008 Adaletin merkez ve çevresi
    • 20 Mayıs 2008 Güneydoğulu dillerde yaşamak
    • 13 Mayıs 2008 Orta Anadolu; Modern yerellikler, çoğul kimlikler
    • 6 Mayıs 2008 Asıl gayrimüslimler çekti bu ittihatçı zihniyetten!
    • 29 Nisan 2008 Adaleti hangi dil ile talep edebiliriz?
    • 22 Nisan 2008 Özgürlük ve barıştan korkanların 'Tam bağımsız Türkiye'si
    • 15 Nisan 2008 Hakikat, ideolojik birimlerle ölçülemez
    • 8 Nisan 2008 İktidardan indiriliş öyküleri: Hep aynı kelimelerle
    • 30 Mart 2008 Ateş ve bahçe
    • 25 Mart 2008 Taraf gazetesi nasıl 'İslamcı ve AKP yanlısı' oldu?
    • 11 Mart 2008 Zalimin diliyle hakkı savunmak
    • 4 Mart 2008 Üniversiteye tarikatlar girecek diye çeteler mi girsin?
    • 19 Şubat 2008 Başörtülüler 'herkes için özgürlük' isteyince...
    • 12 Şubat 2008 Korku tutsaklığından özgür düşünce çıkar mı?
    • 5 Şubat 2008 Ilımlı İslam, laiklik ve 'emperyalizm işbirlikçileri'
    • 31 Ocak 2008 Halkların 'kendi olma özgürlüğü'
    • 29 Ocak 2008 Türbandan korkanlar neden adaletsizlikten korkmuyor?
    • 27 Ocak 2008 Biricik olmak

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    5,305 µs