En Sıcak Konular

Haşmet Babaoğlu


Haşmet Babaoğlu
0 0 0000

Uçuruma doğru ilerleme



İnsanlık ilerlerken aynı zamanda da gelişmiyor mu? Yoksa gelişme denen şey teknolojik refahın yarattığı bir yanılsamadan mı ibaret?
Ya da her ilerleyişin sonunda bir çöküş mü bekliyor?
Çünkü bakınca apaçık görülüyor.
Daha uzun yaşıyoruz ama daha çok sayıda hastalıktan ölüyoruz; geçmiştekinden daha az savaşıyoruz ama bir seferde milyonlarca insanı öldürecek silahlarla.
İlerledikçe daha çok para ama aynı zamanda daha çok sorun üretiyoruz ve dünyayı yavaş yavaş tüketiyoruz.Var bir tuhaflık!
Yoksa ilerlemek yerine biraz durmak, hatta bir parça “gerilemek” mi gerekiyordu?


***

Ara sıra popüler medya ve kültürün aklına getirmeyi bile sevmediği bu soruları köşeme taşıyorum, biliyorsunuz.
Birlikte düşünelim, bu alanda okuyup bilgilenelim, biraz daha kurcalayıcı ve aykırı biçimde düşünmeye kışkırtalım birbirimizi istiyorum ya hani...
Geçen gün Romalı şair Publius Ovidius’un (M. Ö. 43 - M. S. 17) şu dizeleri çıktı karşıma.
“Dünya... daha iyi şeyler sunardı.
Ekmeden verirdi ürününü.
Dalda meyve, meşe oyuğunda bal.
Hiç kimse tarlaları sabanla delik deşik etmezdi.
Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse.
Ve suları kürekle yarmazdı.
Kıyı dünyanın sonuydu çünkü.
Ah sen... doğuştan zeki insan...
Ah sen buluşlarının kurbanı...
Öyle korkunç ki yaratıcılığın.
Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
Ve niye şu savaşmak için silahlar!”


***

M. Ö. 300 dolaylarında Güney İtalya ve Sicilya’nın tamamı ormanlıktı. Bütün Yunan arazisi ve Doğu Akdeniz erozyonla mahvolmuşken İtalya bağlık bahçelikten geçilmiyordu.
Ama Roma büyüdü, serpildi, en sonunda dünyaya parmak ısırtan bir uygarlık-imparatorluk oldu.
Et ihtiyacı arttıkça arttı, çobanlar ve hayvanlar topraklara hakim oldu. Çiftlik ve kereste ihtiyacı ormanları tüketti.
Tepelerden akan topraklar haliçleri çamurla doldurdu, oralarda oluşan bataklıklar yüzünden halk sıtmadan kırıldı.
Bitmedi; gün geldi, tarımsal üretimde verim azaldı. Hububat ihtiyacı ve özellikle buğdayda Kuzey Afrika’ya muhtaç olundu.
İşte bütün bunların ardından geldi Ovidius’un o bugünden bakınca içimizden “ne kadar tanıdık, ne kadar bildik yakınmalar”diye geçirdiğimiz “çevre hassasiyeti yüksek”dizeleri...
Bazıları “Roma’yı barbarlar yıktı” tezine dayalı savaş-kavga-entrika tarihini okumaya devam edebilir. O onların bileceği iş!


***

Belki de en radikal biçimiyle sormak gerek: Sorun uygarlık dediğimiz şeyde mi?
Uygarlıkların bir noktadan sonra “ilerleme”ye dur demesi gerekiyor.
İyi de... Uygarlık insan zekâsının bir ürünü fakat kendisini kontrol edebilecek kendisine has bir “zekâ”ya sahip değil.
O halde ne oluyor?
Gelin Ronald Wright’ın insanlık tarihinden çıkardığı sonuca kulak verelim. İlerlemenin Kısa Tarihi (Versus) adlı kitabında şöyle diyor Wright...
“Bir uygarlık doruk noktasına varıp ekolojiden talebi en yüksek seviyeye çıktığında en istikrarsız halini alır. Yeni bir enerji veya zenginlik kaynağı belirmedikçe üretimi artırmanın ve doğal dengesizliklere karşı koymanın yolu kalmaz.
Çünkü ileri gitmenin tek yolu doğadan ve insanlıktan yeni borçlar almaktır.
Doğa talepleri geri çevirmeye başladığında sosyal sözleşme bozulur; tapınaklar yağmalanır, heykeller yıkılır, barbarlık baş gösterir ve en sonunda imparatorun saray penceresinden kaçmaya çalışırken çıplak kıçı görünür...”

Vatan



Bu yazı 1,192 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 29 Nisan 2011 Çılgın projeyi eleştirenlere bakıyorum da...
    • 17 Temmuz 2010 Cep telefonu beyne zararlı mı?
    • 19 Aralık 2008 Gece... Mevlana... Düşünceler...
    • 16 Ağustos 2008 Giderayak İzmir, Çeşme, Alaçatı...
    • 17 Kasım 2007 Kaybedersek çok üzülmeyeceğim!
    • 27 Ekim 2007 Uçuruma doğru ilerleme
    • 13 Ekim 2007 Bayram gibi bayram!
    • 15 Eylül 2007 Kırılgan dünyalar, gergin tel gibi insanlar
    • 14 Temmuz 2007 İçimizdeki korkunç yalnızlık: Kıskançlık
    • 7 Temmuz 2007 Bu değil halkı, kendini bile tanımamaktır!
    • 5 Mayıs 2007 Mavi tuhaf ve karanlık bir renktir!
    • 21 Şubat 2007 Film deyip geçme, içinde ne çok şey var!
    • 26 Ocak 2007 Irkçılık, Şeytan ve Adem (insan)
    • 1 Ocak 2007 Beş yeni hayat... İşte bayram!
    • 11 Aralık 2006 Merakım dindi, geriye pek bir şey kalmadı!
    • 7 Aralık 2006 Papa ne yaptığını bilmiyor mu?
    • 6 Aralık 2006 Su bitecek, ilgileniyor musunuz?
    • 25 Kasım 2006 Philippe Noiret ölmüş diyorlar
    • 19 Kasım 2006 Romeo ve Jülyet yaşasaydı...
    • 8 Kasım 2006 Ecevit’in trajedisi: Bizi değil kendisini aldattı!

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    5,128 µs