En Sıcak Konular

Haşmet Babaoğlu


Haşmet Babaoğlu
0 0 0000

Mavi tuhaf ve karanlık bir renktir!



Hem aydınlık hem de karanlık bir yanı vardır mavinin.

İçinde güneş kadar puslu, kuşkulu, soğuk bir “griliği” de saklar.

Hiç unutmam; yeni evli bir çift salon duvarları için mavi rengi seçmişlerdi. Gökyüzünü, denizi seven insanlardı ya, evleri de gökyüzünden, denizden bir esinti taşısın istemişlerdi.

Seçimlerini öğrenince “aman yapmayın çocuklar!” diye uyarmıştım. Öyle ya, hem fizik bilimi, hem kültür ve sanat tarihi mavi rengin problemleri üzerine az tecrübe biriktirmemişti!

Nitekim boya badana bittiğinde donup kalmıştı bizimkiler!

Hayalini kurdukları şey bu değildi.

Yine de eşyaları yerleştirdiklerinde her sabah yataktan kalkıp salona geçmenin kendilerine iyi geleceğini düşündüler.

Olmadı!
Salonda otururken birazdan hava kapanacak, gökyüzü kararacak, şimşekler çakacakmış gibi hissediyordunuz.

***

Bana sorarsanız, durum dış cepheleri gri mavi ve lacivertle kaplanan binalarda daha da kötü!

Hele İzmir Narlıdere’deki 9 Eylül Üniversitesi Rektörlüğü gibi büyük yapılarda etrafa kasvet saçan mavi cepheleri hiç anlayamıyorum!

Gökyüzündeki mavilik ne kadar doğalsa, bu yapılardaki mavilik de doğayla o kadar uyumsuz!

Nerede o gizemli İsfahan mavisi!

Nerede o İznik çinilerinin içinde güneş saklayan mavileri!

Nerede o Lizbon fayanslarındaki okyanus laciverdi!

Yani nasıl içki şişedeki gibi durmuyorsa, mavi de her zaman gökyüzündeki gibi durmuyor!

Kullanırken iyi düşünmek gerekiyor.

***

Hem gökyüzü gerçekten mavi mi?
Yalnız çocuklar veya bilginler değil, insanlık tarihi boyunca herkes bu sorunun cevabını merak etmiştir.

Bugün bilimin getirdiği açıklama soruyu soranların aklından geçirdiği kadar renkli değil ve kabaca şöyle: Güneş ışınları bir spektrum halinde çıkar. Atmosfere geldiklerinde gaz moleküllerine ve toz parçacıklarına çarparlar. Bu noktada ışınların dalga boyları hayati rol oynar. Kırmızı, turuncu, sarı dalga boyundaki ışınlar yeryüzüne daha dik ve dağılmadan gelirken; mavi ve mor dalga boyundaki ışınlar havada moleküller tarafından emilir ve etrafa yayılır.

Böylece gökyüzü mavi görünür.
İyi de neden mor, daha doğrusu menekşe renginde değil de mavi renkte görünür?

İşte o noktada gözümüz devreye girer. Gözümüz mavi renge mordan daha duyarlıdır.

***

Ama durun!
Renk konusu sadece fizik bilimine bırakılamaz.
Hatta boyaların kimyasına da bırakılamaz.
Çünkü renkler aynı zamanda kültürel bulgular ve adlandırmalardır.

Temeli İbrani-Sami geleneklerine dayanan Batı kültür paradigmasını kullanan bizler rahatlıkla “yedi temel renk”ten söz edebiliriz.

Oysa başka kültürler başka renkler görürler...

Bazı Amerikan yerlileri için ise “sarı”ya yoktur ya da temel renk değildir; kahverengi veya kırmızının bir tonu olarak görülüp ayrıca adlandırılmamıştır.

Mavi, diyorduk, değil mi?
Mesela dışardan bakan bizler için Japon sanatı yüzyıllar boyu maviyle haşır neşir olmuştur. O yüzden Japonların mavi renge ancak çok yakın zamanlarnda spesifik bir ad verdiklerini öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

***

İşe bakın; mavi diye diye nerelere kadar uzandık!
Yok! Şimdi bir de mavi gözlüleri “yüce insanlar” veya “misyon sahibi uzaylılar” diye göklere çıkartan Nişantaşı-Ulus mistiklerinin bunlara inanırken bütün bir Nazi-SS takımının mavi gözlü olduğunu unutmasını da yazıya eklemeyeceğim.

Konuyu Charles Aznavour’un mavi rengin karanlık yönünü vurgulayan şarkı sözüyle burada kapatıyorum: “Gördüm Venedik’in masmavi kesildiğini/Çünkü unuttu sevmeyi sevilmeyi!”

*****

Haftanın 5’i

*Yavaşla!.. Kitabın adı bu. Alt başlığında ise şu cümle yer alıyor: “Bu Hayattan Bir Defa Geçeceksin.” Psikiyatrist hekim Kemal Sayar’ın denemelerini okumalısınız.

*Helene Grimaud’nun sihirli parmaklarından Schumann, Rahmaninov, Brahms dinlemek...

*Küçük Gün Işığı/Little Miss Sunshine. Her sahnesi sürprizli, alabildiğine insancıl ama aynı zamanda zor konuları kurcalamayı, rahatsız etmeyi hedeflemiş güzel bir film.

*İnternette bir site: www. karakutu.com. Nihat Genç’ten Rimbaud’ya; Ahmet Altan’dan Octavio Paz’a çok dolgun bir arşiv.

*Zemini taşlık, ötesi toprak bir teras hayali... Karabiber ve yaban fıstığı ağaçları arasında bir ikindi vaktinde oturuyormuşum. 



Bu yazı 1,042 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 29 Nisan 2011 Çılgın projeyi eleştirenlere bakıyorum da...
    • 17 Temmuz 2010 Cep telefonu beyne zararlı mı?
    • 19 Aralık 2008 Gece... Mevlana... Düşünceler...
    • 16 Ağustos 2008 Giderayak İzmir, Çeşme, Alaçatı...
    • 17 Kasım 2007 Kaybedersek çok üzülmeyeceğim!
    • 27 Ekim 2007 Uçuruma doğru ilerleme
    • 13 Ekim 2007 Bayram gibi bayram!
    • 15 Eylül 2007 Kırılgan dünyalar, gergin tel gibi insanlar
    • 14 Temmuz 2007 İçimizdeki korkunç yalnızlık: Kıskançlık
    • 7 Temmuz 2007 Bu değil halkı, kendini bile tanımamaktır!
    • 5 Mayıs 2007 Mavi tuhaf ve karanlık bir renktir!
    • 21 Şubat 2007 Film deyip geçme, içinde ne çok şey var!
    • 26 Ocak 2007 Irkçılık, Şeytan ve Adem (insan)
    • 1 Ocak 2007 Beş yeni hayat... İşte bayram!
    • 11 Aralık 2006 Merakım dindi, geriye pek bir şey kalmadı!
    • 7 Aralık 2006 Papa ne yaptığını bilmiyor mu?
    • 6 Aralık 2006 Su bitecek, ilgileniyor musunuz?
    • 25 Kasım 2006 Philippe Noiret ölmüş diyorlar
    • 19 Kasım 2006 Romeo ve Jülyet yaşasaydı...
    • 8 Kasım 2006 Ecevit’in trajedisi: Bizi değil kendisini aldattı!

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    5,595 µs