En Sıcak Konular

Bilal Kemikli



Bilal Kemikli
0 0 0000

Şehrin Hizmetkârı



Şehirlerin hizmetkârları vardır. Bunlar sadece şehri hizmet için atanan bürokratlar veya siyasi kadroların önerdiği ve şehir halkının seçtiği meclis üyeleri, başkanlar ve milletvekilleri değildir. Elbette atanmış ve seçilmişlerin görevi şehre hizmet etmektir; onlar hukukun verdiği imkân dâhilinde bu hizmeti fa ederler.

Bendenizin burada sözünü ettiğim “şehrin hizmetkârı”, doğrudan doğruya şehre hizmet etmekle alakalı resmi bir görevi olmayan; ancak kendini yaşadığı şehre hizmete adayan gönüllü görevlilerdir. Gönüllü görevli, diğer resmi görevliler gibi, meşruiyetini kanundan yahut siyasi iradeden almaz; vicdanından alır. O yüzden yaptığı hizmetlerin karşılığı olarak ne maaş, terfi ve makam da beklemez, sadece verir, sadece dağıtır. Evet, kenarda köşede biriktirdiği üç beş kuruşu var ise, onu şehrin hizmetine sunmakla kalmaz, etrafındaki dostlarını da bu hizmetlere ortak eder. Onun meselesi itibar devşirmek de değildir; o hizmetini kendi halinde sürdürür, o kadar.

Şehrin hizmetkârının yegâne gayesi, yaşadığı şehri güzelleştirmektir. Onu kâh yıkılmış bir duvarı onarırken, kâh kirlenmiş bir sokağı temizlerken görmen mümkündür. Eski köhne yapıları, yok olmaya mahkûm türbeleri, mezarlıkları, köprüleri,  eski konakları, velhasıl seçilmiş ve atanmışların çoğu kere görmedikleri veya göremedikleri şehrin tarihi mirasını onların fark ettiğine şahit olursun. Onları bazen caminin avlusundaki şadırvanla, bazen avludaki çınarla, bazen de karşı çıkmaz sokakta nisyana terk edilmiş adı bilinmedik bir mana erinin türbesiyle meşgul olarak görürsün. Hiç olmadı onlara yoldan giderken, modern zamanların bir türlü şehirli olamamış sakinlerinin sokağa attığı izmariti toplarken rastlarsın. Onlar bazen mimar, bazen amale, bazen temizlik işçisi, bazen de bahçıvan olarak çıkar karşına… Her halükarda tek bir hedefi vardır: Şehri güzelleştirmek!

Çoğu kimse onları fark etmez bile… Zaten onların da fark edilmek gibi bir sorunları yoktur; ne yeniden seçilme, ne de terfi ederek atanma kaygıları vardır. Tek gayeleri, hizmet etmektir; şehrin insanını tarihi ve kültürel mirasıyla buluşturmaktır. Bu öylesine kolay bir hizmet yolu değildir; maddi ve manevi dağıtmak, fiili olarak zaman vakfetmek, aklı ve fikri bu konuya teksif etmek gerektir. Üstelik şehirli olamamış şehir sakinleri, geldiği makamın ağırlığını idrak edemeyen şehir yöneticileri ve bazı akl-ı evvel tarafından anlaşılmaz, tekdir ve tahkir de edilirler. Mesela işin mi yok be adam, derler; ne var yani şu köşede görüntü kirliliği yapan çeşmeyi ayağa kaldırmak da ne? Bırak zamanla yıkılıversin, yerine bir büfe yapar, bir seçmenimize kazanç kapısı olur da derler… Daha neler neler derler.

Derler efendim, deli derler, çılgın derler. Seçilmişler bir şey der, atanmışlar başka bir şey… Sadece onlar mı? Hayır, amiri de memuru da, olmadı şehrin rantını paylaşmaktan başka bir niyeti olmayan sureta eşraf olarak görülen ahalisi de der. Herkesin diyecek bir sözü vardır; zira şehre hizmet etmek, nisyan kuyusuna mahkûm edilen değerleri ihya etmektir. Bu bir mücadeledir, kimilerin işine gelmez.  Fakat şehrin hizmetkârı, şehre hizmetin delilikten geçtiğinin idrakindedir; desinler ve derler kaydını aşmış, kendini güzelliği bulup ortaya çıkarmaya vakfetmiştir. Vakıf insan, adanmış… Hak bildiği yolda karınca kararınca gitmektir esas olan; kimsenin fark etmediği zamanda şehre dokunur, şehri okşar, sever. Şehir onun için en yaşlı çocuktur, bakıma muhtaçtır; emeğini esirgemez, şehre kol kanat gerer. O şunun ayrımındadır: Şehre hizmet etmek, şehrin insanına hizmet etmektir! Tarihi kültürel mirası imkân dâhilinde ihya ederken, manevi mirası da kâh bir cami avlusunda, kâh bir kahvehanede yahut bir küçük terzihanede, bir köşe başında yolları kesiştiği ihvanın huzurunda söze ve sohbete dönüştürür.

Şehirde yıkılan, yokluğa mahkûm edilen sadece binalar, çınar ağaçları değildir; söz de sohbette kaybolmaya yüz tutmuştur. İğreti kavramlarla ve konularla, makam ve sözlerle şehrin insanının iç âlemi tarumar olmuştur. Şehrin insanı neyi kaybettiğinin farkında değildir; gelişmişlik, evrensellik, bilimsellik der… Kendini hep terakki etmiş, bütün sorulara cevaplar vermiş entelektüel, her bakımdan huzura ermiş aydın olarak görür; lakin hoyratlığının, yabancılığının ve kabalığının farkında değildir. Daha pek çok şeyin farkında değildir… O rüzgâra kapılmış, moda fikir ve güncel hadiselerin girdabında üretmek ve tüketmekten ibaret bir hayatı yaşamakla meşguldür. İçi boş hayat! Şehrin hizmetkârı, o içi boş hayatı sözle, sohbetle, daha doğrusu varlığın ilk numunesi olan kelamla doldurur. Bu kelam bazen bir şiir, bazen bir şarkı, bazen bir türkü ve bazen de bir uzun konuşma olur. Söylenen her söz, adeta vücudumuzu temizleyen bir tas sıcak su olur, içimizdeki tozu toprağı alır götürür. Sohbet,  insanı arındırır, temizler; içimizdeki şehri onarır.

Bendeniz yaşadığım zaman dâhilinde bazı şehir hizmetkârlarını gördüm, tanıdım. Bazılarını ise, şehre kazandırdıkları değerlerle tanıdım. Mesela memleketimi adeta yenileyen bir gönül adamına, İhramcızade İsmail Hakk’ı merhuma yetişemedim; ama sanki her an meclisinde bulunmuşum gibi, ona aşinayım. Neden? Çünkü memlekete her gidişimde, onun dokunarak yeniden hayat verdiği, restorasyonunda öncülük ettiği Sivas Ulucami’de huzura eriyorum. Selçuklu’nun o yüce mabedine her uğrayışımda, İhramcızade’nin türbesine uğruyor, dua ediyorum. Orada her zaman olmasa da bazen, sanki şehrin hizmetkârının irfan sofrasında sohbete davet edilmiş hissine kapılıyorum. Mekânı cennet olsun; iyi ki yoksulluk bahanesine sığınıp, kendini kenara çekmedi ve şehre hizmet etti.

İhramcızade’nin sohbetinde bulunanlara şehre hizmet aşkını aşıladığı da bir gerçek. Onun sohbetlerinde huzura eren bir gönül adamı, Darendeli Osman Hulûsî Efendi’nin yaşadığı şehre yaptığı hizmetleri yerinde görme imkânım oldu. Tohma Çayı’nın kenarında semaverde demlenen çaylar, sözü ve sohbeti de demlemiş, Divân-ı Hulûsî hayat bulmuş, nice can kanatlanmış, insana, canlıya ve şehre hizmet için kanatlanmış. Nitekim şehre hizmet, dile, akla ve gönle hizmettir. Bu gerçeği, Somuncu Baba’nın çile hanesinden şöyle Zaviye Mahellesi’ne doğru baktıkça temaşa ediyorsunuz. Onarılan mabetler, inşa edilen hastaneler, okullar, şehri yaşanılır, huzurlu bir adaya dönüştürüyor.

Dün Kütahya Yeşil Camii’nin önünden geçerken, yıllar önce burada tanıdığım bir şehir hizmetkârını hatırladım.  Doksanlı yılların başıydı… Ankara’dan Vahit Paşa Kütüphanesi’ndeki bir yazmayı incelemek için şehre gelmiştim. Ankara’nın kalabalığı, koşuşturmaları arasında, bir ilkbahar günü Kütahya’ya gelmek, biten bir maratonun sonunda şöyle huzurlu bir ortamda serinlemek gibiydi.  Şehir sakin… Ne sakini? Ahmet Yakuboğlu’nun evini ararken, sokak isimleri, o eski evler, kendi halinde işiyle meşgul olan esnafın hali ve tavrı, insanların nezaketi ve bu arada tanıştığım birkaç zatın edebi, o yıllardır peşinde koşup burada bulduğum şehirli lisanı bendenizi adeta büyülemişti. O yüzden sakinlikten öte bir şehir görmüştüm; dingin şehir... Dingin! Bir ikindi vakti, Bursa Yeşil Camii’ni hatırımda tutarak Kütahya Yeşil Camii’ne gelip, namazımı burada cemaatle eda ettim. Namaz cemaatle kılındı, ardından bir mihrabiye okundu; işte o vakit, Ankara’nın, Beşevlerin o resmi dilinden başka bir dilin, başka bir zevkin ve neşenin bu sakin ve dingin şehirde varlığını koruduğunu müşahede ettim. Sanki Yahya Kemal’in Koca Mustafa’da aradığı huzur, buraya bu şehre taşınmıştı. Elbette İstanbul okuyuşu farklıdır; onu Ankara’da aramak nafile. Fakat o okuyuş, o eda işte burada, Ergun Çelebi’nin şehrinde karşıma çıkıyordu.

Her halde Kütahya’yı Yeşil’de sevdim; Bursa’yı Yeşil’de sevdiğim gibi… Namaz sonrası, bekledim; mihrabiye okuyan o hafızı daha yakından tanımak istedim. İyi ki de beklemişim; zira o hafız, aynı zamanda şehrin hizmetkârlarından biriymiş. Bendenizin misafir olduğunu, Kütüphane için burada bulunduğumu öğrenince, duygulandı, elimden tutup Cami’nin hemen karşısındaki küçük ve mütevazı çini dükkânına götürdü. Daha başka dostlar da var mıydı? Doğrusu hatırlamıyorum; ama ikindi sonrası çay içtik, şehirden Yakuboğlu’ndan ve Gaybî’den konuştuk. Kütahya’da bulunduğum o hafta içinde her ikindi sonrası bu buluşma devam etti; söz bazen Evliya Çelebi’ye bazen Şeyhî’ye geldi… Sanki kırk yıldır bir birimizi tanıyormuş gibi, şiirler okuyup, tavşankanı çaylar içip sohbet ettik.

Bendeniz şehre bir kitap için gelmiş, şehrin bir başka hizmetkârı Süleyman Önsay’ın misafiri olmuş, ama bir gönül dostunu da tanımıştım. Kazancım katbekat çoğalmıştı: Kitap, ilim yolunda yaptığı hizmetlerle şehre değer kazandıran, o vakit henüz emekli olmamış, eğitim ve öğretim hizmetlerini sürdüren Süleyman Önsay ve irfan yolunda, haliyle, sözü ve sohbetiyle şehri merkeze dönüştüren merhum Hafız Mehmet Dumlu… Ahmet Yakuboğlu, o vakit birkaç günlüğüne İzmir’e gitmişti; onun meşk ortamından nasiplenemedim. Öğrencilerime, kalkıp şehre gitmek lazım, derim; sebep budur: Kalkıp giderseniz, karlı çıkarsınız, insanı tanır, şehri tanır, çoğalırsınız.  Yeşil Cami’de tanıdığım Hafız Mehmet Dumlu’yla daha sonraki dönemlerde, lütfedip davet ettiği toplantılarda daha çok sohbet etme ikanım oldu. Her defasında bitmek tükenmek bilmeyen bir şehir sevdasına, tarihi mirası koruma ve canlandırma şevk ve gayretine tanık oldum. Sûfî şair ve muhakkik Gaybî’nin türbesiyle başlayan hizmet, nice türbenin ve konağın ihyasına vesile olmuştur.

Evet, sözün başına dönelim… Şehirlerin hizmetkârları vardır. Bendeniz bunlardan birkaçını tanıdım; onları gıptayla ve hürmetle seyrettim. Belki de bu sebepten şehre dair konuşuyor, yazıyor ve dertleniyorum. Kimbilir, belki bu yüzden onların şarkılarını mırıldanıyorum.

Bu yazı 1,826 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 11 Nisan 2016 Öğrencime Mektup
    • 5 Şubat 2016 Sahici Büyük Kimdir?
    • 24 Ocak 2016 Aşkın Yolcuğu'na Dair
    • 1 Ocak 2016 Kar taneleri: Semada raks eden dervişler
    • 21 Aralık 2015 Eksik Gören Eksiktir
    • 10 Ağustos 2015 Çeşm-i Cihân'a Ağıt
    • 9 Temmuz 2015 Tevazu: İnsan toprağını işlemek
    • 28 Haziran 2015 Ses vermek?
    • 24 Haziran 2015 Bu kitap neden yazıldı?
    • 4 Haziran 2015 Muhalefeti mi seçeceğiz?
    • 10 Mayıs 2015 Ruhuma Sükünet Veren Şehir
    • 20 Nisan 2015 Sevgili kızım, beklemeyi bilmeliyiz
    • 5 Nisan 2015 Bedhah tuzaklara karşı
    • 9 Mart 2015 Bu iyi bir zamandır
    • 12 Şubat 2015 Oğluma birkaç not
    • 27 Ocak 2015 Öğüt Almak: Nasihatname geleneğimize dair
    • 19 Ocak 2015 Son hadiselere ve tartışmalara dair
    • 29 Ekim 2014 Dostun Bahçesinde Teferrüç Etmek
    • 14 Ekim 2014 Camide buluşalım…
    • 9 Eylül 2014 Bir Gönül Köprüsü

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,659 µs