En Sıcak Konular

Yasin Aktay


Yasin Aktay
0 0 0000

Davutoğlu'ndan ''Demokratik NATO'' mesajı



"Türkiye NATO'nun dışında, NATO tarafından ikna edilen, tek başına bir ülke değil. NATO'nun merkezinde".

Bu sözler, Çin ziyaretinin Xiyan durağında Türk konsolosluğunun verdiği resepsiyonda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun NATO'nun Türkiye'ye yerleştirmek istediği füze kalkanıyla ilgili bir soruya verdiği cevaptan. Füze kalkanıyla ilgili kaygıları büyük ölçüde gidermesi bir yana, kanaatimce Türk Dış Politikasında içinde bulunduğumuz dönemin bütün alışkanlıkları ve ezberleri altüst eden ruhunu bundan daha iyi yansıtan bir cümle olamazdı.

Şimdiye kadar Türkiye'nin Avrupa, ABD ile ve NATO ile olan ilişkilerinde kendi politikasını üretemeyen ve kendi dahil olduğu ve en büyük iştirakçilerinden birisi olduğu uluslar arası kuruluşları bile içselleştiremeden, onları harici bir güç gibi gören bir çelişkili durumun içindeydi. NATO üyeliği zoraki şartlarda sürüklenilmiş bir kader gibi görülüyordu. Türkiye bu üyelikten doğan bütün yükümlülükleri yapmak zorunda olduğu halde bundan doğan hiçbir hakkı kullanamayan bir ülkeydi. NATO ister Türkiye yapardı. Oysa Davutoğlu'nun açıkça söylediği gibi, bu bir birlikse ve Türkiye şu veya bu mülahazalarla bu birliğe üye ise burada alınan kararların oluşumunda da orantılı bir katkısının olmasından daha doğal bir şey olamaz.

Katkının "oranı" ise aslında sadece sahip olunan güçle veya birliğe verilen katkı ile paralel olmayabiliyor. Siyaset bir bakıma elindeki imkânları en verimli ve etkili biçimde kullanabilme sanatıdır. Açıkçası burada siyasal irade, yetenek veya inisiyatif kadar üslup da çok belirleyici bir etkendir. Bu konudaki model daha mikro düzeydeki siyaset modelinden farklı değildir. NATO'nun tehdit algısının yalan yanlış bilgilere veya vehimlere dayanıyor olduğu en güçlü üyelerinden biri olan Türkiye tarafından pekâlâ gösterilebilir. Türkiye bu konuda üyelerden birinin getirdiği bir öneriyi enine boyuna tartıştıktan sonra birliğin diğer üyeleri arasında yürüteceği bir diplomasiyle tartışmaya açma hakkını kullanabilir.

Türkiye üyesi olduğu kuruluşlardaki karar süreçlerinde pasif bir izleyici ve fırsat kollayıcı olmaktan çıkıp istikamet belirleyici bir aktör olmaya en azından talip olduğunu gösteriyor. Bu talebe sahip olmanın olumlu sonuçlarını şimdiye kadar başarıyla almış bulunuyor. Yakında Mediterranean Quarterly'de (Kış, 2010) yayımlanan bir yazımda bu konsepti "Yurtta siyaset dünyada siyaset: Türk Dış Politikasında siyasalın dönüşü" olarak değerlendirdim.

Bu konsept içinde karar alma sürecinde Türkiye'nin kendi rolünü oynamaya talip olduğunu açıkça ifade eden Davutoğlu "Biz çevremizde tekrar bir Soğuk Savaş kuşağı, psikolojisi istemiyoruz. Komşularımızdan bize dönük bir tehdit algılamasına sahip değiliz " şeklinde noktaladığı sözlerini füze kalkanının muhtemel hedeflerinden birisi olarak Çin'de yapıyor.

Türkiye ile Çin'in füze kalkanı gündeminin gölgesine rağmen bu yakınlaşması dünyada soğuk savaş kuşağına karşı halkları veya ülkeleri giderek birbirine daha fazla çeken bir iklimin hakim olacağı gerçeğini hatırlatıyor. Esasen dünyada yeni siyaset bu gerçeğin hakkını vermeyi daha fazla önceliyor.

Davutoğlu'nun Çin'de bulunma vesilesi olan EXPO dünya kentlerinin ülke siyasetlerine rağmen birbirlerine olan bağımlılıkları fikrine ve gerçeğine dayanıyor. Shanghay'daki EXPO'nun teması "Daha iyi şehir – Daha iyi yaşam" olarak belirlenmiş. Kentlerin gelişimi ve belli bir yaşam kalitesine sahip olmaları aynı zamanda kentleri devletlerine rağmen değilse bile onların paralelinde bir etkinliğe ve bağımlılığa götürüyor. Kentleşme oranında ülkelerin dış dünyaya açılmaları ve siyasal düzenlerini bu açılıma uydurmaları mukadder olmaktadır.

Tıpkı Türkiye'de olduğu gibi Çin'de kentleşme belli bir seviyeye ulaştıkça devlet de daha fazla açılmak ve dünyayla bütünleşmek zorunda kalıyor. Bu konuda Çin'in yaşamakta olduğu kentleşme, ülkenin nüfus büyüklüğü dolayısıyla bütün dünya üzerinde etkisini hissettirecek boyutlarda. Kıyaslandığında azıcık nüfuslarıyla İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi batılı ülkeleri 80-120 seneye yayılan bir kentleşme oranı (örneğin yüzde 17,9'dan yüzde 39,1'e kadar yükselmesi) Çin'de sadece 22 yıl almıştır.

Bu hızlı oran bir yandan Çin'in emek konusunda büyük bir avantajını oluşturmuştur, ama kentleşen nüfus, kentleşmenin aşırı hızı dolayısıyla ilk anda görülmeyen taleplerini kısa zamanda hissettirmeye başlamakta ve Çin giderek dünyanın en ucuz emek pazarı olma niteliğini kaybetmektedir. Çünkü kentleşmenin bu aşamasında hizmet sektörünün, eğitime dayalı emek çeşitlenmesinin ve orta sınıfın yükselişi Çin'i üretici bir güç olduğu kadar tüketici bir pazar olarak dünyaya ikinci bir büyük köprüyle ve sımsıkı bağlamaktadır.

Çin kendi emek rezervini kendini dünyada daha güçlü kılacak maddi bir avantajdan ibaret olarak göremeyeceğini fark etmiş durumda. O emeğin sahipleri, daha iyi bir yaşam da talep edecek şekilde vatandaş haline geliyorlar çünkü.

Benzer bir kentleşme sürecinin bütün siyasal ve toplumsal sonuçlarını daha küçük ölçeklerde de olsa yaşamakta olan Türkiye'nin Çin'i iyi okuma konusunda avantajları sayılamayacak kadar çoktur.

Türkiye yeni dış politika konseptiyle bu süreci artık başkalarının tehdit veya ideolojik değerlendirmeleriyle harcamayacak vizyona da sahiptir.

yenişafak



Bu yazı 341 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 16 Temmuz 2012 Suriye bağlamında dış politika bilançosu
    • 9 Temmuz 2012 Suriye'nin geleceği Mısır'dan görünüyor
    • 30 Nisan 2012 YÖK'te Katsayı uygulaması mı hortlatılıyor?
    • 14 Nisan 2012 Soruluyor nitekim ve taşlar yerine oturuyor
    • 25 Mart 2012 Facebook devrim yapar mı?
    • 14 Ocak 2012 Darbelere karşı bile bir konsensumuz yokken
    • 9 Ocak 2012 Kafa karıştırsa da, halkın sesine kulak vermek...
    • 5 Aralık 2011 Konferanslar arasında Türkiye'nin değişen ufku
    • 14 Kasım 2011 Revaklar meselesi
    • 8 Ağustos 2011 Güç ve ahlak sorunu
    • 6 Ağustos 2011 YAŞ'ta hesaplaşma yerine helalleşme
    • 25 Temmuz 2011 Öcalan'ın anlama sorunu
    • 18 Temmuz 2011 Cahiliye
    • 25 Nisan 2011 Kalpsiz bir dünyanın kalbi: Kutlu Doğum
    • 14 Şubat 2011 Mısır'dan bakınca çeşitlenen Türkiye modeli
    • 31 Ocak 2011 Devrim dalgalarını sen, oyun mu sandın?
    • 24 Ocak 2011 Endişeler ve yaşanmış tecrübeler
    • 27 Aralık 2010 Almanya'ya işçi göçünün 50. Yılı
    • 20 Aralık 2010 Kürt meselesinde siyasetin dönüşü(mü)?
    • 22 Kasım 2010 İktidar hevesi

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    4,536 µs