En Sıcak Konular

Kürşat Bumin


Kürşat Bumin
0 0 0000

Kötümser mi –yoksa- iyimser mi olmalıyız?



Anayasa Mahkemesi'nin tarihi, işlevi, yanlışları-doğruları, ne zaman "esas"a ne zaman "şekil"e girebileceği, önüne gelen anayasa değişikliğine ilişkin kanunların gerçekten "kanun"mu yoksa "teklif" mi olduğu, eğer teklif ise burada "teklif"ten anlaşılması gerekenin Anayasa'nın 4. maddesinde işaret edilen "teklif" mi olduğu, Mahkeme Başkanı'nın "Bugün itibariyle böyle oldu ama yarın ne olur bilemeyiz" şeklindeki meseleyi "Tarih"e bırakan sözlerinin bizi güldürmesi mi yoksa ağlatması mı gerektiği (...) gibi konu ve soruları bir tarafa bırakalım. Bu konuları bugüne kadar yeterince (hatta fazla) konuştuk ve tartıştık...

Bugün ayrıca, "TBMM'nin kabul ettiği yasaların Anayasa'ya aykırı olup olmadığını Anayasa Mahkemesi denetliyor; peki ama Anayasa'yı Anayasa Mahkemesi ihlal ederse bunun hesabı kim tarafından sorulacak?" gibi cevabı –gerçekten- olmayan soruları da bir tarafa bırakalım.

Hatta bir adım ileriye gidip, Mahkeme'nin varlık nedenine ilişkin sıkça dile getirilen şu türden sorulara cevap aramayı da bırakalım: "Yasama kamusal hayata ilişkin seküler hukuk yerine 'şeriat' hükümlerini tesis eden bir anayasa değişikliği yaparsa Mahkeme'nin bu konuda görüşü-kararı olmayacak mı?" (İş buraya vardığında, "Yasama"nın ya da "Anayasa Mahkemesi"nin lafının bile edilemeyeceği düşünülmüyor mu!)

Söylediğim gibi, bu ve benzeri sorular cevabı olmayan sorulardır. Önümüze Anayasa'yı ve halkın ülkeyi yönetecek gücü özgür iradesiyle belirlemesine ilişkin yasaları açarak bu sorulardan hareketle ne kadar "fikir jimnastiği" yaparsak yapalım fazla bir yol almamız imkansızdır. Çünkü bu sorular (cevapları gibi) çok büyük ölçüde içinde yaşadığımız "sistem"in ürünü olan soru-cevaplardır. (Yanlış anlaşılmasın; bunları söylerken yakın zamanda birçok cenahı "devrimci"(!) kılan "yok hükmünde saymak" önerisini hatırlatıyor değilim!)

Bu "sistem" çerçevesinde zaman içinde "seçim"in "iyi" bir yöntem olduğunu öğrenmişiz. Ama "iyi" bellediğimiz bu yönteme –siyasi meşrebimize göre- öyle anlamlar yüklemişiz ki, bütün mesele dönüp dolaşıp "seçim"in kimler tarafından ve nasıl olması gerektiği sorusuna cevap aramaya dayanmış. Bütün dikkatimizi üzerine çevirdiğimiz bu yöntemi "demokrasi"nin tözü olarak da tanımlayınca kendimizi ister istemez kendi elimizle bir kısır döngüye mahkûm etmişiz.

Düşünün; Fransa'da Anayasa Mahkemesi'nin 9 üyesinin seçimini cumhurbaşkanı, meclis başkanı ve senato başkanı ortaklaşa gerçekleştiriyor. Her biri üçer üye seçiyor. Ama bu ülkede hiç kimse "Bu nasıl bir seçim sistemidir, bu önemli kurumun üyelerini üç kişilik bir heyet nasıl seçebilir?" diyerek "demokrasi" taraftarlığı yapmıyor.

Demek ki, demokrasinin vazgeçilmez yöntemlerinden olan "seçim", olması gerektiği gibi anlaşılıp, toplumu olması gerektiği kadar heyecanlandırıyor. Oysa bir de "bize" bakın: Yargıyla ilgili iki kurumu oluşturacak üyelerin seçimi neredeyse tek kriter olarak milletin büyük çoğunluğunun zihnini işgal etmiş durumda. Sistemi reforme etmenin anahtarının söz konusu seçime ilişkin tercihlerde yattığı ileri sürülüyor.

Bilmem belki de "çok görmemek" gerekiyor; çoktandır yurttaşlığın özniteliği olarak kabul edilen "seçme özgürlüğü"nün çoğulcu bir sistem içindeki rolünden, gücünden ve zevkinden uzun yıllar uzak kaldığımız için kimin kimi nasıl seçeceği mevzuu bizi bu derece yoğun biçimde meşgul ediyor.

Peki o zaman şu soruya cevap arayalım: Toplumun büyük bölümünün birer amatör "anayasa hukukçusu"na dönüştüğü bu ülke, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargı kurumlarının topa tutulduğu bu eşine az rastlanır tepkisel toplumsal ruh halinden nasıl kurtulacak? Bu kurtuluşun Yargıtay ve Danıştay'ın Anayasa Mahkemesi ve HSYK üyeliği için önereceği adayların belirlenmesi için seçilen seçim sisteminin öyle ya da böyle olmasından geçmediği muhakkak. Yasama ve yürütme ile Yargıtay ve Danıştay'ın arasında –araya Anayasa Mahkemesi de girerek- cereyan ettiği anlaşılan bu bilek güreşinden kimin galip çıkacağı önemli değil. Seçilmesi gereken "yol haritası" –bence- sistemin reforme edilmesini amaç edinen demokrasi tartışması ve pratiğinin bu sığ ve kısır alanın dışına nasıl çıkaracak şekilde tasarlanmasıdır.

Meseleye biraz da "iyimser" yönden bakalım:

Anayasa Mahkemesi'nin -kimseyi memnun etmeyen- kararından da anlaşılan o ki, "sistem" artık sanki "uzlaşma" (Mahkeme'nin "esas"a girmek şeklinde tezahür eden "yetki gaspi"nı unutmuyorum!) arayışına karar vermiştir. Bu tespit doğru ise, o zaman bundan sonrası için görev siyasetin anlamını -bütün unutkanlıklarına rağmen- doğru okumaya gayret eden iktidar partisine düşmektedir. Bu görev ise, her şeyden önce, aklını "seçim yöntemleri"ne ilişkin bir takım "kurnazlıklar"a filan takmadan, kendisini olduğu kadar bundan sonraki her siyasi iktidarı ve onun denetiminde olan devleti temel hak ve özgürlükler çerçevesinin dışına çıkmaması doğrultusunda sınırlayan yeni bir anayasanın ortaya çıkması için azami gayret göstermektir. "Sistem"in sadece yeni bir anayasa ile iflah olabileceğini sanmak safdillik olur şüphesiz. Ama önce toplumun elinde temiz bir metin olmalıdır. Bakın görüyorsunuz; Anayasa Mahkemesi büyük tartışmalara yol açan her kararında mevcut Anayasa'nın açık-seçik olmayan, belirsiz hatta karanlık sayfalarına atıfta bulunmaktadır. Dolayısıyla bugünkü Anayasa'nın sadece 4. maddesinin yeni metinde yer almaması bile giderek Ortaçağ'ın "tanrı ispatları"na dönüşen gerekçeli kararların kaleme alınmasının önüne geçecektir. Peki bu maddeye (4. madde) dokunulması imkansız mıdır? İsterseniz bu soruyu benim yerime, Prof Erdoğan Teziç'in de başkanlığında bir heyetin 1992'de TÜSİAD için hazırladığı Anayasa önerisi cevaplandırsın:

"Türkiye Devleti'nin Cumhuriyet olduğu yolundaki hükmün değiştirilemezliği, anayasa geleneğimizin temel unsurudur. Bunun dışındaki anayasa hükümlerinin değişmezlik kapsamına alınması ise, 12 Eylül rejimi koşullarında yapılan 1982 Anayasası ile olmuştur. Bu hükümler arasında, değiştirilmesi gerçekten yasaklanacak olanlar bulunabileceği gibi, bu nitelikte sayılamayacak kurallar da olabilir. Bu konuda, asli kurucu organ yetkisini kullanan bir meclisin kendini bağımsız hissetmesi doğal ve gereklidir."

Bu yerinde değerlendirmeye bir ek daha yapalım. Aşağıdaki sözler de bir anayasa hukukçusuna ait:

"Bu noktada öncelikle dikkat çekilmesi gereken, md.4'ün değiştirilemeyeceğine ilişkin herhangi bir anayasal hükmün mevcut olmadığıdır. Tâbiri caizse, md.4; 3 çocuğunu, elindeki silâhıyla düşmanlarından korumasına rağmen, kendisi çelik yelek giymediği için her an gelebilecek bir 'kaza kurşunu'na hedef olma olasılığı yüksek olan bir anne görünümündedir....



Bu yazı 445 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 17 Aralık 2011 'Harbe hazırlık' ve Bahçeli'den 'suikast hazırlığı' yorumu
    • 20 Kasım 2011 Çadırlarda yaşayan depremzedeler kışlalara yerleştirilsin
    • 19 Kasım 2011 'Bedelli' tartışması ışığında Uğur Kantar cinayeti
    • 22 Mayıs 2011 'Darbecilik genleri': Büyük bir keşif!
    • 7 Şubat 2011 Kıbrıslı Türkler ne diyor?
    • 16 Ocak 2011 RTÜK Kanunu'nun 'yayın ilkeleri'
    • 26 Eylül 2010 Yeni anayasa'?
    • 10 Temmuz 2010 Kötümser mi –yoksa- iyimser mi olmalıyız?
    • 28 Mart 2010 Paket'e ilişkin 'üç tarz'ı siyaset'
    • 7 Aralık 2009 DTP'ye de dokunma!
    • 29 Kasım 2009 İki karar da problemli (2)
    • 16 Kasım 2009 'Dersim Açılımı'
    • 5 Ekim 2009 'Yargı' bizi çıldırtmadan…
    • 14 Eylül 2009 'Vatan hizmeti'nin sapkın bir tarifi: İşkence yapmak
    • 2 Ağustos 2009 Çözüm 'Türkiye modeli' çerçevesinde aranmasın sakın
    • 27 Temmuz 2009 YÖK'ün aldığı kararın 'önümüzü açtığı' doğru mu?
    • 9 Şubat 2009 Bir tahliye kararı
    • 18 Ekim 2008 Başbakan'ın desteği
    • 12 Temmuz 2008 Konuyu ikisi de bilmiyor muydu zaten?
    • 23 Haziran 2008 'Lalalık pedagojisi'ne devam

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,748 µs