En Sıcak Konular

Uğur Dolgun



Uğur Dolgun
0 0 0000

Bir “toplum mühendisliği” olarak TV dizileri



Malum, günümüz enformasyon çağı…

İnternet, her tür bilgiye ulaşmayı inanılmaz derecede kolaylaştırmanın yanında, posta ve telgraf gibi iletişim biçimlerinin de yerini de aldı.

Geçenlerde e-posta adresime, “Çocukluğumuzun TV Dizileri” başlıklı nostaljik esintilerle dolu bir ileti gönderilmiş.

Bir döneme damgasını vuran tüm diziler yer almaktaydı mesajda.

Birden yıllar öncesine döndüm…

***

Avrupa ülkelerine oranla muhafazakar yönlerin yine de ağır bastığı Amerika’da “aile kurumuna” vurgu yapma amacıyla bir “toplum mühendisliği” örneği olarak kurgulanan Doktor Cliff Haxtable ve ailesini anlatan Cosby Ailesi…

Ya da, yine aynı misyona sahip olan ve 19. yüzyıl Minnesota’sının dağ başındaki ilkel bir kasabasında yaşayan Laura Ingalls ile ailesinin gündelik hayatları etrafında odaklanan Küçük Ev…

Karısı tek kollu bir adam tarafından öldürülünce bir numaralı şüpheli haline gelip çareyi kaçmakta bulan Doktor Kimble'ın hikayesine yer veren ve doktorun gittiği her yerde insanlara yardımını konu alan Kaçak

Dağınık saçları, buruş buruş pardösüsü ve pejmürde haliyle kısa sürede herkesin gönlünü kazanan, suçlulara karşı salağı oynayıp tuzaklı sorularıyla her davanın üstesinden gelen Komiser Kolumbo…

Dövüş sanatları ile hümanizm temelli bilgeliğe dayalı Doğu felsefesinin iç içe geçtiği Kung-fu…

Bir olay sırasında yediği kurşunlardan sonra plastik cerrahiyle yeni bir yüze kavuşan Michael Night’ın, önünde şerit halinde hareket eden kırmızı ışıklı ve konuşan Transam Pontiac arabası Kit ile her hafta bir maceradan diğerine koşmasını nefes nefese izlediğimiz Kara Şimşek…

O dönemde favori dizim olan Kaygısızlar… Asil ve kibar bir İngiliz Lordunu canlandıran Roger Moore ile sonradan görme Amerikalı bir çapkını oynayan Tony Curtis, kimsenin altından kalkamadığı en zorlu olayları kendilerine has yöntemlerle çözerlerdi. Tabii bu esnada, günümüz aksiyon filmlerinin vazgeçilmez öğeleri hızlı arabalar, güzel kızlar ve bitip tükenmeyen bir dinamizm de hiç eksik olmazdı…

Şu an televizyon kanallarında birçok yerli adaptasyonunun çocukları ekrana kilitlediği, burnunu oynatarak yaptığı büyülerle her şeyi halleden Sementa’nın maceralarını anlatan Tatlı Cadı…

Uzay Yolu,
enformasyon çağının habercisi olan popüler bir bilim-kurguydu. Kaptan Kirk, uzun sivri kulaklı Mister Spak, her türlü canlının kılığına girebilen Maya, gemidekileri sürekli bir yerlere ışınlayan Skati ve zenci Uhura, uzay gemisi Atılgan’ın unutulmaz tipleriydi. Her bölüm, “kaptanın seyir defteri” diye başlayan ve kısa bir özet veren cümlelerle biterdi…
 
Her neyse, bu kadar nostalji geyiği yeter!

Şimdi, sona sakladığımız iki dizi üzerinden biraz da toplumsal ve siyasi analizler yapalım…

***

Tek kanallı televizyonun gerçek anlamda “kült” dizisi, kuşku yok ki yayınlandığı saatlerde sokakların boşalmasına yol açan ve hayatı durduran Dallas’tı…

Bu dizi sayesinde toplumumuz, “Amerikanvari yaşam tarzı” ile tanıştı.

Petrol zengini Ewing ailesini anlatan dizide, ilk akla gelen isim daima Ceyar olmuştur…

Amerikan kapitalizminin ve pragmatist-hedonist zihniyetin ete kemiğe bürünmüş bu karakteri; her ne kadar en nefret edilen kişi de olsa, bilinçaltında herkes kendini Ceyar ile bütünleştirmesini bildi kısa sürede.

Ona göre, önemli olan tek şey kazanmaktı. Bunun hangi yollarla olacağı ise, hiç önemli değildi.

Hemencecik özdeşleştik; çünkü bizler de, uzun yıllardır “Küçük Amerika” olma gibi bir vizyona sahiptik ve “her mahalleden bir zengin yaratma” hedefi konmuştu önümüze…

O zaman ne lüzum var “ödev ahlakına” vurgu yaparak, “öyle davran ki, senin istencinin ilkesi her zaman genel bir yasa koymanın ilkesi olarak geçerlik kazanabilsin” veya “genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir ilkeye göre eylemde bulun” diyen Immanuel Kant felsefesiyle zaman kaybetmeye.

Yaşasın Jeremy Bentham ile John Stuart Mill’in “faydacılık” anlayışları!

Bir eylemin “niyeti” yerine “sonuçlarıyla” ilgilenen bu felsefelerde, “iyi” ve “fayda” anlayışları eşdeğerdir.

Kısacası, kişinin kendisine fayda sağlayan her şey doğal olarak iyi de olacaktır.

E insanoğlu da özünde önce kendini ve çıkarlarını düşüneceğine göre…

***

İki dizi demiştik ya, diğeri de Beyaz Gölge

Bir kuşağa, basketbol diye bir sporun varlığını hatırlatan ve sevdiren efsane dizi.

Birçoklarına göre it kopuklardan oluşan -hani bizde toplumun yüzde 47’sini oluşturan ayak takımı var ya, işte onların Amerikan versiyonları- zenci öğrencilerin okuduğu bir liseye gelen sarışın koç Reeves'in, bu çocuklara sadece sahada değil hayatta da koçluk yapmasını anlatırdı.

Türkiye açısından önemi, hemen 12 Eylül sonrasında yayına sokulmasıdır.

Son birkaç yıldır yeniden cumhurbaşkanı olabilme hevesiyle yanıp tutuşan ve hevesi kursağında kalan Morrison Süleyman’ın “iti kurda, kurdu ite” kırdırma felsefesiyle sokaklara döktüğü gençler artık zapt edilemez olup misyonlarını tamamlayınca, darbe yapıp başa gelenler gençleri tasfiye arayışına girmiş ve bu diziye sıkı sıkıya sarılmışlardı.

Gençlerin elinden silahların alınıp, bunların yerine basketbol toplarının verilmesiydi yeni amaç. Bunun için de, ardı ardına basketbol sahaları açıldı.

Ancak bizim ayaktakımı daha sofistike bir spor olan basketbola hevesini kısa sürede kaybedince, bu sefer de tüm ülkede hızla halı sahalar çoğalmaya başladı. Hatta bir hükümet, halı saha açmak isteyenlere kredi vermeyi politika olarak benimseyecek kadar bile ileri gitti.

Nihai aşamada amaç, “ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu” diyen bir nesil yetiştirmekti ve yetiştirildi de…

Sahi, şu günlerde üniversitelerde yine silahlar patlamaya başlamışken, TV kanallarında yeniden Beyaz Gölge’ye mi dönsek diyorum.

Bakarsınız bu sefer tutar.

Yüzde 47’lik seçmene rağmen, “McDonalds toplumu” olma yolunda yine de büyük aşamalar katettik ne de olsa…



Bu yazı 1,506 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 25 Eylül 2008 Asabı bozuk bir adamın portresi…
    • 18 Eylül 2008 Basını bekleyen tehlike?
    • 11 Eylül 2008 Yetenek önemli tabii!
    • 8 Eylül 2008 Başbakan tarihi gerçekleri de göz önüne almalı
    • 2 Eylül 2008 Biri hepimizi gözetliyor…
    • 25 Ağustos 2008 Büyükşehirlerdeki aşiretler ve terör!
    • 16 Ağustos 2008 Kontrolsüz güç!
    • 7 Ağustos 2008 Alın size Ergenekon yazısı…
    • 28 Temmuz 2008 32 kısım tekmili birden…
    • 11 Temmuz 2008 Gündemi tatil sonrasında okumak (ya da okuyamamak…)
    • 23 Haziran 2008 Tatil düşleri…
    • 16 Haziran 2008 Önümüzdeki yerel ve genel seçimlerin sonucu zaten belli…
    • 11 Haziran 2008 Giderek DP’leşen AKP’yi kim kurtaracak?
    • 6 Haziran 2008 Ya istiklal ya…
    • 3 Haziran 2008 Peki, ya sonuç?
    • 27 Mayıs 2008 Aileden Sorumlu Devlet Bakanı nerede?
    • 19 Mayıs 2008 19 Mayıs’ta İngiltere Kraliçe’sinin ziyaretini değerlendirmek
    • 15 Mayıs 2008 Magandalardan lahmacun cinayeti…
    • 10 Mayıs 2008 “Dindar” değil “dinci” olunca…
    • 6 Mayıs 2008 Siyasi istikrar…

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    5,995 µs