En Sıcak Konular

Uğur Dolgun



Uğur Dolgun
0 0 0000

Toplumsal histeri ve cinnet



Aynen ülke gibi medya da öyle bir kamplaştı ki, itidal ve sağduyu çağrısı yapmaya uğraşan bir avuç azınlık seslerini kimselere duyuramıyor.

Daha doğrusu, toplumdaki bölünmüş ve kutuplaşmış kesimleri her daim diri tutmayı amaçlayan karşılıklı hakaretleşmeler ve meydan okumalar arasından, soğukkanlılığı koruma yönündeki çağrılar bir türlü sıyrılıp çıkamıyor.

Bir tarafta, yapılan bir hukuksuzluğu bir başka hukuksuzluk örneğiyle cevaplayanları savunmak için sürekli yeni formüller üretmeye çabalayan ve “Hitler gibi kaba saba bir adam Almanya’yı nasıl yönetebilir” diye soran yakın dostuna “kültür hiç önemli değil, adamın ellerinin güzelliğine baksana” gibi absürt bir cevap veren yeni Martin Heidegger’ler var;

Diğer tarafta, “durumdan vazife çıkarma”yı kendilerine tarihsel misyon ve meslek edinmiş “devletçi-seçkinci” kesimin kıdemli cuntacılar grubu…

Ancak asıl tehlikeli olan, bu durumun kamuoyu üzerinde amaçlanan etkiyi gösteriyor olması…

Halk da giderek, arenada kapışan lejyonerlerin coşkusuyla yeri göğü inleten seyirci kalabalıklarını hatırlatmakta...

***

Öte yandan, durum sadece siyaset ve medya alanlarıyla da sınırlı kalmamakta…

Toz dumandan gözün gözü görmediği bu ortamda insanın canını acıtan şey, bu şiddet kültürü içinde savrulan gençliğin -ve toplumun- içine düştüğü histeri ve vahşet eylemleri…

Önce, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi genç kız, tartıştığı profesör annesini boğazını keserek öldürüyor.

Daha ne olduğunu tam olarak anlayıp olayın şaşkınlığını üzerimizden atamadan, Konya’da bir başka genç kız aralarında tartışma geçen tesettürlü annesinin kafasını kesiyor.

Psikologlar bu iki olayı medyada analiz etmeye çalışırken, yine bir genç Bursa’da annesini ve ablasını bıçakla delik teşik ediyor.

Eşzamanlı bir diğer olayda ise, aşkına cevap alamayan tıp öğrencisi delikanlı, bir yandan kendini reddeden sınıf arkadaşının boğazını keserken diğer yandan da olaylara şahit olan ev arkadaşını bıçaklıyor ve en sonunda da kendi boğazını kesmeye çalışarak intihar girişiminde bulunuyor.

Hayır, sadece bu kadar da değil…

Karısı ile tartışan adam, karısını boğazını keserek öldürüyor ve kendi boğazını keserek hayatına sonlandırmaya yelteniyor.

Kocasından sürekli dayak yediğini iddia eden genç kadın ise, eve çağırdığı sevgilisi ile beraber kocasının kafasına tüple vurarak yeni bir vahşete imza atıyor.

Bu, sadece son haftanın bilançosu!

Kısacası, toplumsal bir cinnet ve histeri durumuyla karşı karşıyayız…

***

Bu örnekleri açıklama ve anlamlandırma çabalarını, “sorunlu olan küçük bir gençlik grubu” ve/veya “toplumun sadece belli bir kesimi” ile sınırlayarak avunmaya çalışmak yeterli olmayacak...

Günümüzde, psikolojik sıkıntı ve stres içinde olmayan hiç kimse yok gibi.

Ancak belki de sorgulanması gereken, gerilim ve kaos ortamının toplumun katmanları üzerinde etkili olup olmadığı.

Ancak konuya medya ve siyasi arenadaki kamplaşmalardan bahsederek başladığımdan, bu olaylar arasında nasıl bir bağlantı kurabildiğimi merak edenler olabilir.

***

Açıklayalım…
 
Günümüz, “prozac toplumu” ve “belirsizlikler çağı” gibi nitelemelerle karakterize olmakta.

Diğer bir deyişle, yarınından kaygı duyan ve gelecek korkusu içinde önünü göremeyen insanların yaşadığı psikolojik sıkıntı ve gerilimlerle biçimlenen bir toplumsal paranoya yüzyılı…

Geçen yüzyılda insanlığı, genelde “uluslararası anlaşmazlıkların yol açtığı savaşlar ve otoriter rejimler” tedirgin ederken; bugün bu kaygının yerini, “insanoğlunun kavrayamayacağı kadar hızlı seyreden toplumsal dönüşümlere ayak uyduramamaktan kaynaklanan gelecek korkusu”, “bireysel ya da örgütlü terör hareketleri” ve “özel yaşamın mahremiyetine yönelik tecavüzlere imkan tanıyan teknolojilerin yaygınlaşması” aldı.

Bu ortamda da özellikle genç kuşaklar, kendilerini bekleyen geleceğin müphemliği ve geleceklerini kurtaracak iyi bir kariyere sahip olup olamayacakları düşüncesi içinde kıvranmaktadırlar.

Buna bir de, gençliğin toplumsal sorumluluklardan soyutlanmış olarak, apolitik ve hedefsizlik duygularıyla sarmalanmış karakteristiğini ekleyin…

Yoksa, bu faktörü göz ardı ederek, sağlıklı ve gerçekçi bir çözümleme yapabilmek asla mümkün değil!

***

Sizi fazla sıkmadan, sosyal bilimlerin bu konudaki kuramlarından bahsedelim:

John Carrol, çağımızı “barışık kişilik tipi ve barışık kültür” ile tanımlamakta… Özünde ahlak karşıtı olan bu yapı, geleneksel kültürdeki toplumsal talepler ile bireylerin arzuları arasındaki karşıtlıkların çözülmesiyle hayat buluyor. Artık bireyler, bir yandan önceki kuşaklardan devralınan tüm değerlere kuşkuyla yaklaşırken diğer yandan da içlerinden geldiği gibi davranmayı, hazcı bir yaşam biçimini ve duygusal açıklığı benimsiyorlar. Böylece, suçun nesnel temelleri yok oluyor ve bireylerin taşıdığı tek sorumluluk zevklerini özgürce yaşamak haline dönüşüyor…

Bir diğer sosyal bilimci Rossenau, “post-modern insan tipinden” bahsediyor… Bu kişilik tipi de, aynen bir öncekinde olduğu gibi; kurallardan, insani değerlerden, geleneksel bağlılık ve sadakatlerden, kısacası tüm topluluk kurallarından özgür olmayı seçmekte. Tüketim toplumunun “atmaya ve atılmaya hazır” ilişkilerinin egemenliğindeki bu tip, zevklerinin hemen şimdi tatmin edilmesi ve dışavurumsal hayat tarzlarının yeşertilmesi bağlamında, alabildiğince narsist ve bencil kişilik yapısına sahip…

Sosyolog C. Lasch ise, günümüz toplumunu betimleyen narsisizmin iki ayırt edici özelliğini öne çıkarıyor: megalomani ve ilgilerinin dış dünyadan kopması… Birey, dış dünyayı da içermesi gereken sevgi ve ilgi bağlarını, artık sadece kendi bedenine ve benliğine yöneltiyor. Bu bağlamda da, toplumsal gerçeklikle bağları kopan, giderek içine kapanan ve doyumu sadece kendinde de arayan tipler öne çıkıyor.

Günümüz toplumu, görüldüğü gibi sevgi ve bağlılık yetilerini köreltirken, davranış ve eylemlerinde narsisizmin ötesine geçememeye başlıyor. Ego gelişimindeki noksanlıktan dolayı da, bu kişilik tipleri abartılı bir şekilde kendini sevme veya kendinden nefret etme gibi uçlar arasında gidip geliyor.

Sonuç olarak, günümüz insanı sadece şimdi için yaşayan, toplumsal ve ahlaki kuralları umursamayıp kendi gerçekleri ile zevklerinin peşinden koşan, alabildiğine ihtiraslı bir tutum sergileyen, ilişkilerde kalıcılık ve bağımlılıktan korkan, tüketimci gösteriş duygusunun esiri olan, hiçbir eyleminden sorumluluk ya da pişmanlık duymayan ve her yolu mubah kabul ederek her şeye açık olan bir kişilik tipine kaymakta. Kendini evreninin merkezine koyan bu kişilik tipi de; mutlak doğru kavramını yitirmesinden dolayı, sürekli boşluk duygusu yaşayan ve fiziksel rahatsızlıklarının yerini psikolojik sıkıntılar ile yoğun terapi ihtiyaçlarının aldığı özellikler göstermekte…

***

Şimdi kendimize şunu soralım:

Bir yandan böylesine ben-merkezci ve sorumluluk duygusundan uzak diğer yandan da tüm haz ve zevk arayışlarına karşı gelecekten beklentisi kalmayan bir gençliğe, içinde yaşadığımız gerilim ortamı yeni ve ümitkar ufuklar sağlayabilir mi?

İşte, toplumsal kamplaşma ve çatışma ortamı ile yaşanan histeri ve cinnet olayları arasında kurulması gereken bağlantı tam da bu noktada üst üste gelip çakışıyor…

İsterse son yaşananlara bir de bu yönüyle bakmayı deneyelim…



Bu yazı 701 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 25 Eylül 2008 Asabı bozuk bir adamın portresi…
    • 18 Eylül 2008 Basını bekleyen tehlike?
    • 11 Eylül 2008 Yetenek önemli tabii!
    • 8 Eylül 2008 Başbakan tarihi gerçekleri de göz önüne almalı
    • 2 Eylül 2008 Biri hepimizi gözetliyor…
    • 25 Ağustos 2008 Büyükşehirlerdeki aşiretler ve terör!
    • 16 Ağustos 2008 Kontrolsüz güç!
    • 7 Ağustos 2008 Alın size Ergenekon yazısı…
    • 28 Temmuz 2008 32 kısım tekmili birden…
    • 11 Temmuz 2008 Gündemi tatil sonrasında okumak (ya da okuyamamak…)
    • 23 Haziran 2008 Tatil düşleri…
    • 16 Haziran 2008 Önümüzdeki yerel ve genel seçimlerin sonucu zaten belli…
    • 11 Haziran 2008 Giderek DP’leşen AKP’yi kim kurtaracak?
    • 6 Haziran 2008 Ya istiklal ya…
    • 3 Haziran 2008 Peki, ya sonuç?
    • 27 Mayıs 2008 Aileden Sorumlu Devlet Bakanı nerede?
    • 19 Mayıs 2008 19 Mayıs’ta İngiltere Kraliçe’sinin ziyaretini değerlendirmek
    • 15 Mayıs 2008 Magandalardan lahmacun cinayeti…
    • 10 Mayıs 2008 “Dindar” değil “dinci” olunca…
    • 6 Mayıs 2008 Siyasi istikrar…

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,866 µs